Aylık arşivler: Eylül 2014

ADALILARIN ADALETE ADADIKLARI ADAKLARIN ADSIZLARI

Kimler geldi kimler geçti dünya arenasından tek parça idi, parçalandı çok parçalı oldu. Yek parae haliyle de pare-pare haliylede olduğundan ve olacağından öteye hiçliğe yelken açtı, adalı!

 532884_634340623247550_1681306411_n

İnsanoğlu tarafından sarf edilen çabalar netice vermediğinde bunun nedeni her yanı sularla kaplı adanın sakinleri tarafından kurulu mahkemesince araştırılır. Yapılan yargılamada olumsızlukların zamanı ve yeri tartışılır, bunu yapanın kim olduğu tespit edilip neyin neye yol açtığı anlaşıldığında ise “hüküm” adı altında kanaat hasıl olur.

Bu mahkemenin herkesi ve her şeyi olan insan denilen canlı yaratığın yaşamının tamamında çaba sarf ettiği ve olmasını istediği başlangıcındaki “can” varlığına ulaşma gayretinin neticesi hasıl olduğunda insanın insandan-insana insan olma sürecinde yine bir insan olma durumunun yaratılması ile temas etmeyle ortaya çıkar.

Adalı insanın kaygan bu zeminde “ada salı” denilebilecek ve üzerinde hareket edebileceği ve haliyle seyahati esnasında olan yada olabilecek karşılaşılan zorluklar nedeniyle kendini yargılamasıyla sağladığı bir çeşit iç düzen tamamlandığında yada adalet sorgusu bittiğinde yapılacak şeylerin yeri itibariyle adada yapılacağı kararıyla insana yaşananlar adeta başına hüküm kesilir, yine adalı bir insan tarafından.

Neticeye varan insan hükmünü açıklar; işlerin yolunda gitmesine engel olan kim yada neyse bu durum yanlış olarak kabul edilir ve “kurban olunanın hakka” ithafı yapılan ifadesini de tanrısallıkla yorumlayarak “Hak” adına “Tanrılar kurban ister” adımı ile bedelini ödemekle işlerin yoluna koyulacağı düşünülür ve adaletin merkezinde yer alan ve hakka ibadetin temel şartı olan itaat hattının aşıldığının kabulüyle ada halkı tarafından bu tertip içinde yer almayan diğer itaat eden kulları arasından yanıltılanlara yanılgılaraından ötürü hesap kesilerek bedel ödenir ve neticede “köleler” kurban edilirler, arz olunan arzda!.

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

 Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

 Biçare gönüller, Ne giden son gemidir bu.

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

 Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

Yahya Kemal BEYATLI

david

Her şeyden geçip zeminden ayrılan ve artık zamanına gark olan insanoğlu bir gün bu girdaptanda çıktığında zemin ve zaman üstü hale gelmekle varlık aleminin kendisini keşfetmeye başlar ki bu alemi cihanda ona! “son ve sınır” kavramı yoktur artık yaşamda… Hiç mi hiçtir artık o ve ona herşey herkestir. Bizim özgür dediğimiz ve özgürlük olarak adlandıdığımız ilanihaye yaşam da denilen “Hal” ki içinde olanın hali birine ait olanın dururmunda olduğu gibi “Ah-val!”…

Bizler yaşamı her defasında “hep aynı gemide yol aldığımızdan” dem vurarak hatırlar ve hatırlatırız yanımızda olanlara. Bazen işler istendiği gibi yolunda gitmediğinde ise Tanrılar yada Ulular olarak da ifede edilen haliyle yaratıcılara sunulan adananlar ‘sus payı’ adına “kurban” istendiğinden bahisle günahkarlığın bedeli olarak paylarlar masum ve çaresiz olanı…Halbuki çaresiz ve masum olan sadece doğru ve hak olanla muhataptır. Muhatabiyeti ise doğruluk ve haklılık olmalı olarak kabul edilir. Peki, neydi ona “kurban” denilen o acı bedeli ödemesine sebep olan? Kötülüğün bir bedeli olarak mı? Yoksa iyiliğin bir mükafatı olarak mı? Görülmeliydi! Kullarına ihsan etmeyen Ona zehir zembelek bir hal ile takdim edilen onu bu katran kazanından kaynayan zehir şerbetini içmesine sebep olan? Oysa ki zehri bir acı şerbet olarak içen kurban kendi kanıyla sulandığı o can suyunun sunumundaydı?…

  • Adalıların yaşadığı karasularının neresi olduğu ve adanın hangi kara parçası üzerinde durduğunu anlamak için öncelikle onun kendine dönük bir yapı olarak görülmesi gerektiğini bilmek ve yine onun sular altında kalan ait olduğu alt kara parçasının kendi yapısının inşaa edilen haliyle sana uzanan yapılaşma boyutu halinde olduğunu unutmamak gerekir, değil mi? Ne dersiniz?…
  • Bizler hiçbir zaman adayı tepe takla duran bir yapı olarak görmeyiz, adayı altta kalan kısmının su üzerindeki görüneni olarak algılarız, oysa ada ters dönmüş bir anakara parçasının bize uzanan asıl yaşam alanıdır, aslı itibariyle…

Oysa yaşam bize varlık ve yokluk olarak anlatır kendini tüm haliyle ki bir çeşit ikilem dünyasıdır insanın arada kaldığı, tıpkı sorunlarında olduğu gibi anlatımların. Tercihlerimiz ise döner bize kendimizi geçmiş ve gelecek olarak tekrar bizi anlatır, seçimlerimizi sunar ve tercihini yap! der, hükmü ile karar kılar. “Kendini kendine” kendi-kendine? İşte bahsetmeye çalıştığımız bu ada sakinleri de tıpkı bu arayış içeriği ile kendilerini yine etrafında olup bitenleri anlamaya çalışanlar olarak ifade etselerde aslında bu kimseler kendilerine etrafı ve beraberindeki eşrafı ile döner durur ve ikide bir durumları ve halleri soracak ve cevap alacak birini aramakla geçer ömürleri?

Kendini arayan insan tabiri boşlukta olan insan için kullanılsa da adalılar olarak bizler denen yapı, araçlarla yürüyen birer aracı gibi yaşama dokunmaya çalışan bazen ondan uzaklaşan hatta kopan, bazen ise ona yakınlaşan bu seferde onun içinde kaybolan birileri yapılaşmasıyla ortaya çıkanlar olarak yaşam arayışını sürdürür durur. Bu haliyle aslında sorduğu yada sorşturduğumuz bize sorulan cevapladığımızda bize anlatılan. Hal böyle olunca da ne soran ne de cevaplayanlar olarak sadece onu kimsesiz ve çaresizler olarak yaşayan adalılar! Kim bunlar? Bizler miyiz? Ne dersiniz?… Adalı olmaya? ”Adak”mıyız? yoksa ona “Aday” mıyız?

Her bir aşamasını ayrı-ayrı katederek ilerleyen ‘yaşam’ yolculuğunun akışkan bir madde misali tek düze seyretmediği bilineninin yanında ve aynı zamanda yaşamın içinde bulunduğu koşullara göre şekillenmesinin de tıpkı sıvının içinde bulunduğu kaba uygun şekle bürünmesi ve o hale gelmesini dönüşümün izahı olarak nitelendirmesiyle onu “itaatlilik” haliyle değerlendirmek yada kabın sıvı içerisinde hareket edebilmesi için kendine yön tayin edip ilerleyebilmesini sağlamak adına sıvının kabı basınçla iterek kuvvet uygulmasını “itaatsizlik” olarak nitelendirilmesini sıvının kab haline dönüşmesi yada kabın sıvı hale dönüşmesini “yaşamdaki güç mücadelesi” olarak değerlendirildiği hususunu olayların düğüm ve çözüm yapısı ile ilgili olduğunu düşünmek gibi anlamalı mıyız?…

İnsanın hareket edebilmesi için “içine düştüğü” durumlardan çıkma çabasını saf etmesinin gerekliliği ile içinden çıkılmaz halinin birbirine bakış açısı ile doğru orantılıdır der isek insanda var olan ile ortamda var olan şeylerin birbiriyle ve birbirine örtüşük yapısını oluşturur ve biz sadece bunların beraberliği ile ayrışmasnın aynılıklarının uğraşısının uğraşmasıyla geçirdiğimiz yaşamımızı düzenini düzene-hale yola koymaya çalışmayı içimizde karışanlar ile dışımızda kavrananları yaşanabilir bir yaşam haline getirmeye çalışmaya çalışırız ki aslında tavaf ettiğimiz “yaşamı!”… Ne dersiniz? Üstad der ki!

 Ey Akıl Sahibi,!

Gül dikenle beraber bulunur.

Senin dikenle ne işin var, gülü demet yap…

Eğer tabiatında yalnız kusurları görmek varsa

Tavus kuşunda çirkin ayaktan başka bir şey göremezsin.”

Sa’di-i Şirazi

Bize lazım olan ise üstadın ifade buyurduğu gibi maddi yönünün manasına vasıl olan “akıla” sahip olabilme kudretidir. Bilinmezlik zırhı içinde perdelenen ve sayfa-sayfa okunan kitaba arz edilmek üzere işe koyulan ortaya çıkanlarla sunulanlar ki dizi-dizi yazılan defteri anlatmak için kendinin kendin olma sürecine başladığın nokta önemli olmasa ihtiyaçlarla istenenleri, yürünen yolları, geçilen aralıkları ve geçirilen süreçleri bilmek-bulmak ve anlamak gerkmez miydi? Aslında ışık-gölge oyunundan ibaret görünün ve izleyenin sadece yaratana yaratılan olarak eşlik ettiğimiz yaşamımızda sahiplendiğimiz sahibimize sahip olabilme gayretinin adı ile de dillendirdiğimiz çabalarımızı!…

Her birirmiz hepimizin bir parçası olmakla birbirimiz ile meşgul iken Ey Kainat! Bizi biz etmek için birbirimize bağlayan “bize bizi katan” bu evire-çevire karılan birlikteliğin neticesi dönmenin adı değilmi? Ya Vahdet?

Reklamlar

SEVEN ADEMİN SAHİBİ

553133_368149849947024_1304588442_n-150x150

“EY SEVGİLİ”

Gecelerin yırtılmasıyla zuhur eden,

Ey Güneş parlayanı!

Gün boyunca yandın, yaktın,

Ya sonra?

Sanki gönün yarasını sarması misali!

Döndün külünde,

Geceye tekrar haydi der gibi

Sökülen-dikilen her yanını iğne dikişiyle;

Ay’ın parlayan haliyle

İrdelediğin aralıklar

Yetmedi sanki?

Bir de Sanat kanatlarını yaktın!

Katran karası karanlığını pırıltıda gizledin

Kendini Ay’ın içine sardın! Sakladın!

Ne gündüz Güneş’te? Ne gece Ay’da?

Sen vardın?

Işıkta ve karanlıkta

Sendin sanki?

Ben beni ararken,

Tuttun Sen beni benden aldın.

Bulan sadece Sen oldun!

Bense kaybolan kendimi,

Sana çaresizce bahşettim.

Ey Sevgili!

Sevgim sendin zaten ki sevdiğim de sensin!

Sen bendinde ben sen oldum!

Artık Sen’de ve Sevgi’de olan sadece Yaşam oldum!

Ömrümün törpüsünde çevrilen cenderesiyle?

Ey Çark Eden!

AKILLI OLMAK YA SONUÇTA YAŞAMAK İÇİN ZARURİ…PEKİ YA ÖLMEK İÇİN….

dolly-300x295

   Akıl mı?  Hangisi?  Yerdeki mi?  Gökteki mi? Yoksa Kendinde Olmayandaki mi?

Aklı başında mı yada diğer bir ifade ile akli dengesi yerinde mi? Her kim ki bu ifadeleri sarf etmemiş olsun ve cevabını kendince aramasın, ta ki akli bozukluk yaşana kadar…o zaman zaten bunları düşünebilecek durumda değildir, değil mi? Nasıl olur? Pek bilinmez hatta tasarlanamaz da çünkü hep düşünülür ve sürekli bunların sağlaması alınır ama pek fark edilmez, hatta edilemez de…Neden mi fark edilemez de? Nasıl mı? Aklınız başınıza bela olur da ondan yada başınızı belaya sokar. Hani çok akıllı olmak iyi değil denir ya işte onun gibi bir şey dersek sağlıklı insan için belki biraz ipucu verebilir bu anlatım ama siz yine de işin öyle olmadığından emin olun!..

Akıl insanın ölçeridir…Düşünür diyemiyoruz akla ama “ölçer” diyebiliriz….Vücudun dengesini ölçebiliyor muyuz? Hayır!.. Neden? Kendi yapıyor da ondan…Hem de her bir organ hatta her bir hücre ayrı-ayrı kendini kendi yapısı içinde sürekli ölçüp biçmekte…Biz ise ağzımızdan çıkanı duymayacak ölçüde ölçeri bozuk varlıklarız…Üstelik bu kadar dengeli bir vücut yapısına sahip iken bizler onu ona yakışmayacak ölçüde onu kötü kullanıyor hatta kötüye kullanıyoruz… Kendimizi bilmemizle mümkün olan her şey gibi aklımızın da kendini bilmesi ile mümkün olan normal hatta olağan bir yapısı var iken biz onu tanımaktan imtina ediyor belki de biraz korkuyoruz, sanırım çıkacak sonuçlardan, biraz da ürkerek kendimizden, ya bir sorun varsa akıl da diye! Değil mi? Ne dersiniz? Bizler bunu sağlıkta yapmıyor yapamıyor hatta yapmamakta da direniyoruz bir parça, değil mi?

Akla; aslında bizi dahasına götüren ve varlığı konuşlandıran ölçen, biçen, planlayan, düzenleyen, yöneten ve daha nicelerinde olduğu gibi bir tür tavrın tarzı olmaktan öteye de gitmeyen bir kargaşanın asayişi dense çok da abartılı bir ifade kullanılmış olunmaz belki ama siz siz olun onun kullandığımız ifadelerde olduğu kadar çarçabuk kendini feda eden yada kullandıran bir enayi misali saf olduğunu zannetmeyin!.. Başta o olmazsa olmazımız yada tamamında onların tümünün olmazsa olmazı dersek ne işe yaradığını belki biraz anlamış olabiliriz hemde onun hakkında çok şey bilmeden ne dersiniz? Fazla abartmadık sanırım? Onu tanımak o kadar korkutucu değil, değil mi? Belki biraz gayret, biraz cesaret belki de iş işten geçmeden hareket edebilmek. İnanın sonradan toparlamak çok daha güç olur ama her halukarda her şey kendini yaşar sonraki aşamada bilseniz de fark eden bir şey olmaz, taşlar yerine oturana kadar. Bu sizi korkutmasın çünkü o size hep lazım, sebebi ise lüzum üzere….

Akılda patlayan, kafamızda şimşekler çakan nedir sizce? Hani bir anda var olup da ‘ya ben bunu nasılda düşünemedim’ dediğimiz aslında hep bildiğimiz şeydi bütün bunlar ya öyleydi de bizi bu kadar neden zorladı peki? Ne dersiniz? Biraz kafa yoralım mı?

Aklın varlığı var ettiği ile malum olduğu üzere sistemin genelinin ifade boyutu ile adlandırıldığını da unutmadan ekipten birinin eksikliği halinde ve hatta biraz geriden gelmesi halinde bile işlerin karıştığı düşünüldüğünde, cisme dönüşen her şey aklın yarattığı bir var-lık ve yaratılış koşulları da var-oluş boyutu olarak anlaşıldığında çok abartılı davranılmamış sayılır her halde ne dersiniz? Madde olarak kabul etmek durumunda olduğumuz ve boşlukta olduğuna kanaat geldiğimiz her şeyde olduğu gibi her şeyin içinde yer aldığı öncelikle “Kainatın” (evrenin) aklın ürünü ve pek tabi ki içinde barındırdığı her şeyin de yine aklın ürünü olması gerekliliğine dayanarak aklın varlık melekelerinin neler olduğu sorusuna neyi nerde aradığımız yol güzargahı ile başlayan araştırmada nasıla da cevapların bulunacak olmasıdır. Peki kim? sorusunu sorguladığımızda ne cevap alabiliriz? Aklın meleke sistemi ile çalıştığı faraziyesi doğru ise aklın kullandığı bir yerde vardır demektir, bütün bu oluşumların oluşturanlarını bulmak adına….Kainatta kara deliklerin boşluğun çekim alanları olduğu kabul edilir ve yer çekimi benzeri bir yapı gibi içselliği varsa, dışarıdan da diğer aşkın kuvvetin olması da doğru ise aklın ölçümleme sistemindeki ölçerleri devrede demektir. Bu yapıda bir değişiklik yoksa tabi….

Hoppacık

Yerde ne var?
Yer boncuk.
Gökte ne var?
Gök boncuk.
Dalda ne var?
Elmacık.
Annenin adı ne?
Fatmacık.
Kaldır beni hoppacık!

Varlığın yansıma boyut ve koşullarını anlamak ve onun yaratıcılık gücü ve kabiliyetinin ne? ve kim? olduğunu algılamak hiç de kolay bir iş değildir, hani bir de hiçbir şey bilmeden… Hal böyle olunca bize kalan tek şey ve elde olan “ney” olma özelliğini de taşıyan esaslı unsurlarının başında; eşyanın değişmeyen ve sabit koşulları olmakla birlikte değişen koşullarının da olmasının yanında aynı zamanda bu koşulların hareket kabiliyetinden doğduğunun bilinmesi ve bunun aynı süreçte anlaşılması ve unutulmaması olsa gerek olanları.

Her şeyin kendini oluşturanları ile bir oluşum içine girdiği bilinen bir malum olduğu herkesçe bilinse de konum ve koşullarının nelere ve nereye tekabül ettiği zamanla anlaşılır, pek tabi ki bu durumda o şey bilinir de…Peki neden?… Bizce o henüz varlık koşullarını tamamlamadığı için var olmaya yani yaratmaya veya diğer bir ifade ile işleme, eyleme ve her neyse uğraşısı devam etmekte olması ve hal böyle olunca da bu hal içinde yer aldığı sürece de anlaşılmasının henüz mümkün olmaması haliyle. Nedeni ise yine bildiğimiz ve hep söyler olduğumuz gibi “henüz değil”, değil mi? Bunun izahını ise ‘zamanı dolmadı yada gelmedi’ neden mi? Çünkü işlem tamamlanmadı da ondan…

Aslı zatında görünülürlüğü ise yansımaların devam etmesi ve “yansımalar devam ediyor” diyebilmemizdir. Yansıma mı? Yani? Yansıttığı ki kendini oluşturan ortamın varlıklarını gün yüzüne çıkarmakla mümkün olan hali!…Yeryüzü misali gün yüzüne çıkmak diyebilmekle. Bir şeyin yüzeyinde olmak, içinden gelen dışına çıkmakla sağlanan bir doğum mu “gün be gün” devam eden yansımalar?  Peki ne olacak gün doğması ile ne “var” olacak? Aradığımız şey neydi ve neyledi de? “Eşya kendinde göründüğünde cisim olarak aynada görünecek haliyle? Neyle? Tüm varlığıyla ki o da olduğu gibi….Yarattığı kim? Kendisi!…Yaratan kim? Kendisi!…Soru kavrama büründüğünde olan her ne olursa olsun, cevap hep aynı…Yaratan da yaratıcı da aynı.. Aynı olma özelliğini fark ettiği an! İse…Kendisi…Kendi etrafında dönen her şey ise ha diye çeviren…Kim çeviriyor bu çarkı? Dendiğinde ise “Hadi!” diyen! Kendisi!

Kaybolup giden ve neden çark eden? Var olduğunda ve bunu bize gösterdiğinde biz ne olacağız ve ne yapacağız diyen? Ondan kopuş bir yok oluş olsa da ona varış da bir yok oluş değil mi? Nasıl bir varlıktır ki biz insanoğluna bize bizi yine biz olarak ve bizle birlikte kendimizi kendi ile kendisi yine anlatır yansımalarla!…Bu nasıl bir öğreticiliktir ki süresini bile bilmediğimiz sonsuz ve koşulsuz bir yaratıcılık adına “fırsat veya imkan” her neyse var olma süreci, <tekrar ve tekrar> edebilen ve edilebilen her şey de dahil…Biz bile bizimle olanı anlamadan anlaşılmazı yaşarken bize bizden daha yakın olmayı bilene biz ne kadar mesafedeyiz ki biz bizi yakalamakla meşgul iken üstelik bu uzak aralık…Koşturup duralım bakalım!.. Kim kimi yakalayacak!….Hangimiz daha akıllı yada istekli? Ne dersiniz?….

Akıl tek başına bir ölçer sistemi iken aklında bir ölçeri olan aklı olsa gerek değil mi?…Her nedense nedesellik birbiri ardına sıralanmış bir nedenler yumağı olarak olabilecek ve olası durumların sorgusunu sıralarken kendi içinden ve diğerlerinden cevaplarını da aramak ve araştırmak üzere ilerleyen bir rafineri olan arındırma sistemine sahip olarak elek yapısında çemberindeki savrulma ve salınımıyla yol alırken ki içeriye düşen ile dışarıda kalan ve çoğu zaman da çok farklılık arz eden bir oluşumun olgusu olarak karşımıza çıkagelir.. Kimi, nedeni ve nasılı ile değil mi?

Düşüncelerimiz olan fikri boyuttaki ifadeler de aslı zatında sistemin üzerinde kalan ve kafamızı hep meşgul eden sistemin kendi içinde eleyemediği ve dışarıda kalmak yada dışarıya atmak zorunda olduğu bir nevi enerji akımı olarak da kabul edebileceğimiz, kendimizin olmayan diğer bir ifade ile başkaları ile başkalaşmaya mümkün veya müsait olabilen fazlalıklardan da ibaret bir nevi besin artığı şeklinde ifade de edilebilen ki o da doğaya geri dönüşümün sağlanmasının sağlayıcısı olarak tekrarına binaen terk edilmek zorunluluğunun izahı olarak tüm bu anlatımların zatı kelamı ile anlatmak gerekirse “anladıklarımızı”…

                                                                         SEVMEYİ BİLMEK

 “İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.’’

                                                                         W. Shakespeare

 “Sevileni Bulmak ve Sevgiyi Anlamak için Paylaşmak Çaresi Anlatmak”

 İnsanoğlunun tarif edemediği ancak hisleri ile dışa vurduğu veya içe yöneldiği akımsal boyutunun belirlediği akışkanlık yolu ile betimlenen gidişatı arz edilen duygu dünyamız olan varlığımızın aslında; zatında kendini ifade ederken ve kendi-kendine iken içinden geldiği gibi içine yönelir ama dışa karşı ise kapalı kutu gibidir, sanki bir kara-kutu felekteki hali ile karadelik misali.. Söylemleri ile dışarıya yöneldiğinde ise kendine sahip olabilmek kaydıyla denge ölçümlemesi yaptığı farz edilerek anlatıları anlamlandırıldığında hissettirdikleri gibidir ki dışarıya çıkakarken yankılanan dışarıdaki olan dışarıdakilere anlatımları…

Kendi varlığı ile içerdeki kendinde var olanlara yöneldiğinde ise içindeki içini titrettiğinde dışarıdaki dışındakiyle karşılaşır…Bazen kendini kendi bile tanımaz…Kendine kendi kendini hatırlattığında ise kendi ile konuşurken dahi zorlanır…Velhasıl duygular ister içeriye veya isterse dışarıya doğru aksın, bizi de diğerlerini de zorlayan zor bir konudur…

İnsanoğlu eğer var ise var olduğu her şeye de sahiptir. Uğruna insanların feda edildiği ve varlığa şahitlik etmekle ödüllendirdiği ve adına da “vatan” denilen ve namusla özdeşleşen bu yerleşim yapısının yerleşke yapılaşmasında katkıda bulunan her şeyinde payı olduğu ve payidar kalmak adına kalıcılığını sürdürdüğü komplike inşanın süreçte anlamlandırıldığı serüvenin sonuçlanması için gidişatının takibatında bilinenleri yok saymasa da var olma konumunu ve içeriğini iyi tespit ve tayin edebilmelidir. Bu adlandırma ile geçmişi arka bahçede olan yapının ön tarafındaki var olanları ile geleceğinde olabilecekleri bilmek için istemleri anlamlandırmak kadar anlamları yerleştirmekte önemli olsa gerek…

Bazen kendi ile tartışmak yerine; kendini kendileştiren ve dolayısıyla kendi yapan şey denilen nesnel varlıklarla kim bilir belki göz teması adı altında dokunuşlarla, göz atılan etrafla, göz-göze gelinen tanıdıkla konuşmak insanın kendine gelmesine yol açan bir fırsat olarak görülebilir. Oysa insanın kendi ile yüzleşmesi ise aynada bile kendine bakmaktan çok daha zordur…Bizler kendimize aynayı genel olarak olumsuzlukları olumlulukların kötüye gitmesi ile değerlendirerek “ırmağın” öte tarafında partneri olan tarafta olanların ön plana geçmesiyle elde ediyoruz…Her nasılsa rahatsız olup hatta bizi hasta eden şeylerden uzaklaşabilmek içinde olumlulukları hatırlamak adına durumu değerlendiriyor, akıl süzgecinden geçiriyor bu şekilde o şeyin kendini kolaçan ediyoruz…Bazen insanın aradığı şeyler kendine gelmesine yarar bu haller olarak kabul ediliyor ve insanı kendine de getirebiliyor diyebiliriz. Kendimize gelmek ve kendimizde olabilmek dileğiyle…

Biz insanlar doğumdan itibaren büyüme ile başlayan yaşam sürecimizde farklı çağlarda farklı araçlar kullanarak yaşamı yaşamaya ve yaşayabildiğimiz kadarı ile yaşatmaya çabalar dururuz…Yetişme evrelerimizin tamamında, bizi yetiştirme yol ve yöntemleri ile kendimizi ve çevremizi algılar ve anlamaya gayret gösteririz…Her dönemin kendine özgü bir boyutu ve içeriğinde var olan anlamların içini dolduracak maddi varlıklarla bezenmiş yaşama ortamları vardır ki çocuklar için düşünüldüğünde aynı ile emsal olmak kaydıyla tıpkı bir “oyun bahçesi” gibi dersek bu alana pek de yanılmayız sanırım….Bu boyutları ileriki yaşlarda da yaşadığımızı evvelki kazanımlarımızın ise ileride karşılaştığımızda ve aynı zamanda birlikte büyüdüğümüzü de anımsayarak algılarımızı daha iyi algılamayı, kifayet bulmayı, tercih eden bir varlık olarak “akıl” her daim var ancak var olmak her zaman mümkün olduğu sürece…

Peki bu mümkün müdür? Pek tabi mümkün olur… Amma velakin diyerek başlayalım söze diyelim ki “kutsayalım aklı kelamı ve yüksek müsaadeleriyle ve saygıyla”… Bir şeyi istemek ve o şeyde yer etmek için gönül kapısını çalmak ve gönüle girmeden yolu aramak olur mu?…Gönül kapısını çalmadan ve gönle düşmeden bu evin çıkış kapısını aramak olur mu?…Kim bilir belki de hiç çıkış kapısını aramaya bile gerek kalmadan kaybolmayı tercih etmekte varken nasipte, yolun sonunu görmeyi planlamak olur mu?…Her daim ve neydi ise o aranan? Biz elbette düşünmenin yanında sevgi seline bazen felakette olsa sonucu kaptıralım kendimizi hatta kapılalım gitsin varsa derinliklerinde yolculuk etmek giriş kapısı olamayan bu evin çıkış kapısını aramadan sadece gönül araçlarıyla yol almaya çaba sarf ederek…Kim fark ederse bir gün selin ihtişamlı akıntısı durduğunda ve kenara atılan olduğumuzda, kıyıya vuran bitap ve yitik olunanlardan olanla olur mu?…Gönül alemi cihanın ta kendisi iken…

Tutunabilmektir ya yaşam, asmadan yaşayabilmek ve asılmadan yaşatabilmek, kendin gibi davranabilmek ona ve onu kendin olarak bilmek ve dahi kendinde görebilmek, kendince fark edebilmek, onunla yaşamı yaşarken onu yaşadığımızı unutmadan, onda olanı kendimizdeki ile betimleyerek kendimizi onun eline bırakabilmek… Sonrası olmadan evveli olmayanla… Bu halde kaç akıl var dersiniz ?

Söylenegelir hali ile bize söylenen kırk akıl olduğu ve bunlarında bir arada olduklarında kırk ayak misali hiç birbirlerinin ayaklarına basmadıkları ve ayaklarının da birbirine dolaşmadığı şeklinin de izah edildiği bir yapı ve yapılaşması… Türlü-türlü akıl var ama en makbulü kırk akıllı oluşu insanın sanırım… Fazlası zarar diyemeyeceğimiz ama kullanımına daima dikkat etmemiz gereken hayati araçlarımızdan başlıcası demekle yetineceğimiz olmazsa olmazımız “hani o hiç kimsenin şikayet etmediğini kendi aklımız” var ya hani “Ey Akıl” dediğimiz ne dersiniz?…

190766_204036822958533_100000566516336_753636_7026230_n-300x200

İNSANDAN İNSANA İNSANLIK

Ruh ve Beden,
Yokluktan Gelen Varlığa Giden, Yaratıcı ve Yaratılan, Alem ve Adem,
 Kim ve Ne Olmayı Bilen ki Arayan Bulduğunda ise Onu Anlayıp Anlatan;
 İşte o tanımlanan muamma! adının da
 “İnsan” olduğu?
 1CB835CF696CA1FD431F2A12D4636

  Masumiyet ve mağduriyet insana insanı insan yapmaya yetmedi.

Ve insan olmaya da ve hatta insan ol demeye de yetmedi, yeter mi?
Bu hayvan bu iki ikiz aciz kardeşe sahipti belki,
 Ama insan olma haddine sahip olmadı olamadı…
Niye? Kim di ? Hükmü veren!..
 485372_10151605470992008_670081103_n
 Yine bir insan veya kümesi mi? Yoksa tıpkı ırkının yaptığı gibi olması mıydı?
Hiçbir şekli hayvan, hayvan cinsine hayvan ol demez, diyemez?
 Bilir şekli imkanların imkansızlığını,
İçine bir
 insanın yapamayacağı insanlığı koysan da…
Dışarıdan hep
aynı hayvanın seyrettiği dünyanın seyredileni olduğunu…

YENİDEN BELİRLENEN YUKARIDAKİLER İLE AŞAĞIDAKİLER

Değişen dünya çizgileri ile belirlenen yerleşkeler ve içerisinde yer alanlar!
Bizim yerimizin belirlenmesinde rol oynayan faktörlerdeki güçlü el kimin? 

72046

Dünya Devletlerinin Avrupalı ve Latin Avrupalı Devletleri malum bu evrenin teknik ve ekonomik ölçüleri baz alındığında hali hazırdaki en gelişmiş yöneten ülke birimlerini oluşturmaktadır. Ölçüler derken tabi en başından beri gelişmenin ve değişmenin tek başına bu iki elemandan ibaret olmadığını ama yine de bu iki elemanın en önemli ölçütlerden olduğunu, çünkü bunlardaki değişim ve gelişim sonuçlarında oluşan ahvalin insan ve insana dair her ortamı değiştirme gücünün çok yüksek olduğunu hep beraber var olan yaşamsal döngü içerisinde yer alan farkındalıkla izah etmiş idik,

Bizim dünyamız çevresinde yer alan yörüngedeki siyasi değişimler dönerken birde bundan ister istemez etkilenen bizde içimizde yer alan ve kendi içindeki yörüngede dönelenen siyasi etkileşimler bir başka hal aldı malum, global dünya galaksisinde yer alan gezegenlerin uğradığı değişime epeydir ayak uydurmaya çalışan ve kendi yörüngesinde ilerleyenlerden biri olan yer küremizde, değişen yaşam koşulları hiç de kolay başlamadı ve çabucak da engelleri aşamıyor…

Değişimler her zaman savaş çığlıkları atarak, baltalar gömüldükleri toprağın altından çıkarılarak başlar en şiddetli haliyle. Gelişimler ise bu aşamanın zorluklarını aşmaya yarayan bir Hızır alameti ile yetişirde barış nağmeleri ile geliverir, kucağımıza yeni doğmuş koca çocuk, adam ahvaliyle…

Dünyamızda dedik ve yine bu büyük koca dünya içinde yer alan bizim yer küremizden yola çıkarak devam edelim isterseniz; evde olup bitenler pek iç açıcı değil, ha! ne zaman memnun edici oldu ki? Yine de bizim çadır iyidir, bir köşesine sıkışır, sıkıştırılırız, her neferden biri olarak, küçük bir mekan, ufak bir konum da olsa, göçebe toplumun göçerleri olarak değişen şartlara ayak uyduracağız diye bir oraya-bir buraya göçeriz, tıpkı diğer toplumların dünya kaynak zenginliklerini aradıkları gibi…

Biz epeydir otlaktayız, hoş yeşili de tükettik ya! Olsun, diyerek kötü sanayileşmenin getirdiği çarpık şehirleşmenin bedellerini ödemeye rıza göstermiş bir toplum olarak yaşamaya gayret gösteriyoruz, birbirimizi yiyerek!

Değişen dünya şartları ile başlayan yeni çağın çizgilerinde kim nerede ve hangi boyutta yerini alır?

Doğa denilen yaşama mekanımızda her şeyin ve her kesin bir görevi vardır, var olma varlığına muktedir olabilme muhtariyet seviyesinin bize tanıdığı sınırlar çerçevesinde keşfederek bildiğimiz birlikte yaşadığımızı fark ettiğimizde anladığımız kadarıyla şu maddi (bedeni) varlık olan dünyada;mükemmel bir sistem denilen ve görev dahlinde planlanmış bir de hiyerarşi vardır, işleyişin kontrolünü sağlamak adına…

Bütün araçları ile yaşayan bu alemi mekan hiç kusur etmeden götürür yükünü taşıyacağı yeri ve zamanı bilmeksizin, kendisine “dur! yeter buraya kadar” denilene kadar…
Yük ağır, yol uzun, zaman belirsiz onun için, bizim için ise “kim bilir belki yarın belki yarından da yakın” ama onun için belirsiz, bildiğimiz ise yalnızca sonsuz olmadığıdır onun için. Çünkü bize ait değil onun zamanını tayin etmek, bize karar yetesi verilmemiştir, kendi icat etmediklerimizde…

Her ne kadar işler kötüye gittiğinde kıyamet çanlarını çalsak da, ancak kendi çıngıraklarımızın çınlamasını duyarız. Yanlış-doğru, kötü-iyi vs. kontrasını yaşayarak, günah çıkarırız, başka yaşacak dünya yok, hatta başka ülke yok, hatta ve hatta başka bir halimizi anlayacak çevremiz yok. Bağırmaya başlarız, durdurun felakete gidiyoruz, geriden gelenler daha da kötü olacak diye… Oysa felaketi, yaşayan yalnızca biz ve bizim gibi olanlar ağır hisseder, ötekiler buna dair işleri yaptığından o kadar bağırmaz, bağırmak ve hatta yırtınmak bize düşer, düşerde duyan var mı orası malum.

Yeniden yapılanan bir dünya haritası var karşımızda, bu çizelgede belirlenen unsurlar ise ana hatları ile haritanın; fiziki, siyasi, ekonomik ve de demogratif olmasında kilitleniyor. Biz bunları yeniçağı oluşturan dünya düzenlemesinin yeni siyasi söylemleri olarak tanımlıyoruz. Üzerinde değişikliklerin yapıldığı ana etmenlerin ise “birey-toplum-devlet-bölge devletleri ile global güç odaklarını oluşturan devletler” olduğunu kabul ediyoruz. İşte bu en küçük hücreden başlayan ve organizmayı oluşturan yapının oluşabilmesi için bu ana etmenlere kendi alt katmanlarındaki değişik unsurlarda gözetilerek “demokratik hak ve özgürlüklerin” tanınması gerekir, hatta bunun tabana yayılması ile toplumsal sağduyu ve barışın sağlanması adına yaygınlaştırılması da kaçınılmaz oluyor…

74937_10151168268480178_1019401369_n

Dünyanın yeniden şekillendiği ve eskimiş teknolojinin daha az gelişmiş ülkelere alım güçleri ile doğru orantılı olarak itelendiği bilinen bir gerçek, bununla birlikte artık bu teknolojik yapılarında yine ötelendiği diğer bir gerçek. Ancak iş teknoloji ile kalmıyor artık “ana etmenlerin” sahip olduğu alt katmanlarında ayrıştırılarak farklılık ve benzerlikler ardılları da kullanılarak bizim diğerleri üzerine ötelendiğimizi de unutmayalım…

ÜLKELER Mİ? GENİŞLER, DÜŞÜNCELER Mİ? YAYILIR!

Ne garip yaratıktır şu “düşünce” ha bire bulaşır bulaştırır! Dert midir? Derman mıdır?                               Hak mıdır? Nifak mıdır? Adı da konulmaz!.. Anlaşılmaz da…

2A7886E4C3553D8ED1A11F95FDAF49_h430_w430_m2_q90_cYkYmZuQJ-300x300

Doğada yaşayan tüm canlılarda aynı sıkıntı hep vardır. Malum hücreler fazla beslenince çevresini yağ bağlar, derken organ ve devamla organizma genişlemeye başlar ve obez olur. Ancak hücrenin temel yapısı genişlemeye bağlı olarak hiç değişime uğramadığı için aynı kalır. Yalnızca bilinen ifade ile “yağ bağlar.” veya kibarca “besili“ de denir bilindik ifadelerinden bir kaçı ile…

İnsanların değişik grup ve kitleler halinde yeryüzü kara parçası üzerine dağılması serüveni yeni başlamamış, bundan sonra da durdurulabilir olmasa gerek bir yönü olan haklı “MACERA” sıdır işin aslı. Bazen kendisi yolculuk eder diyar-diyar, bazen ise uzak diyarlardan gelir, buram-buram… Ama hepsinin ortak paydaşı vardır, malum hasret kokar, özlem duyar…Kendinden ayrı kalan her şeye, ayrıldığı herkese…Sıla dır bunun adı bildiğimiz sıradan ifadesiyle, istek ve beklentilerimiz, kaçış ve kaygılarımız, nefret ve kinlerimiz gibi bir sürü ardıllı yaşamsal duyu ve düşleri gibi…

OBJESEL VARLIK OLAN DÜŞÜN BİRDE ÖNCESİ OLAN DÜŞÜNCESİ VARMIŞ MEĞER!… HADİ BAKALIM NEREYE GÖTÜRECEK BİZİ, YOKSA İLK GELİNEN YERE Mİ? BURALARA BAŞKA ARAÇLARLA MI GİDİYOR YADA GELİYORUZ!…

Önceliği malum maddesel keşiflerin etken olduğu yapıya vermemiz daha doğru olur diye düşündük. Sebebi ise bildiğimiz üzere “biz maddi varlığını daha önce keşfeden ve ardında da arkasına dönüp-dönüp ardını aralayan yaratığa”  önüne bak! Demek varken, arkana bak! dememiz pek de akıl karı bir çözüm olmayacaktı…

Bu objeleşmiş düşünce yönteminden hareket ederek yöntemin biraz daha ardına yolculuk etmeye yeltenip devam ettiğimizde vardığımız nokta; evveliyatta yer aldığını düşündüğümüz düşünce sistematiğini araladığımızda karşımıza çıkan sonucun “ulaşamazlığı” oldu sanırım…

DEVAM EDERSE YOLCULUK AŞAMALARI HER BİRİ BİRBİRİNİ TAKİP EDER VE GİTTİKÇE DE DERİNLEŞİR, GENİŞLER, YAYILIR…

Ulaşamazlığın keşfedilmesi ile ulaşılabilir olması sonucu ulaşabildiklerinin derinliklerinde yol alınan erişilmezlik mi? kutsidir, yoksa kavramlarla ifade edilmeye çalışıldığı gibi “uzak, sıcak, soğuk, derin, yüksek” vs. izahları içeren engeller nedeniyle ulaşamaz kıldığımız veya sebebini bilmediğimiz ulaşamaz kılınan ulaşamazlıklarımızı düşündüğümüz erişilmezlik mi? kutsidir. Şeklindeki diğer tarata yer alan bir düşünce yapısı ile de aynı tarz soruşturan izahat yine yapılabilir aslında…

Hepimizin dokunulmazları, mahfuzları, özelleri ve hatta “kutsi” leri vardır. Bunlar yağ bağlamış koca yapının çekirdeğindeki kök hücreleri gibidir. Tek yaptığı ve bildiği ve anlayana anlatmaya çalıştığı “ŞEY” ise yaratmak ama yeniden ve hep ama hep yaratmaktadır. Üretmek ve tamir etmek, tamamlamak, kaydedilenin yerine yeniden yenisini koyabilmektir. Hep ümit dolu olup, hep başarandır. Hiç vazgeçmeden, hiç yorulmadan hep aynı şeyi yapabilmektir, yakılan, yok edilen ama var olması gereken yaratılan varlığı korumak kollamaktır, tek görevi “yaşatmaktır”..yaşamın ihtiyacı olan yaşamaya dair…yaşamak ve yaşatmak adına, hp ama hep…

ARTIK DÜŞÜNÜYORUZ, GENİŞLİYOR ve YAYILIYORUZ… SAVAŞ TAM TAMLARI ÇALIYOR… TIPKI DÜŞÜNÜRKEN Kİ KAFAMIZDA ÇAKAN YILDIZLAR GİBİ…

Düşünmek var olmak der düşünür, peki var olmak nedir sizce? Ne dersiniz? Düşündük ve var olduk, sonra var olduk da ne yaptık peki? Varlığımızla ne kattık? ne kaybettirdik? Bir şeyi var ederken bir başka şeyin iktidarını hırpalarsınız, onu var olan parçanın bir parçası olması sıfatıyla ötelersiniz diğerine yer açabilmek adına, kutsileriniz için harekete geçer de alanınızı genişletir ve yayılırsınız… ne garip değil mi?

Başa döndük işte, başka bir şeyin ifadesiyle, yeniden bir başkasını hareket ettirmek için onu var olduğu alanında var edebilmek için yaşam mücadelesi vererek ve verdirerek, yaşatabilmek için yaratırsınız yeniden ama hep yenilikleri ile daima yeniden yaratırsınız yaratılan her şeyin var olan alanını bulmak mücadelesindeki yolculukta devam eden yolcuları olarak yaşar ve yaşatırsınız, genişlerken yayılırsınız da.. malum bu düşlerinizin düşüncelerinin kapsama alanına giren ve teğet geçen diğer düşlerin değişimleri oluşacak, oluşturacaktır, yenilikleri yeniden…

GENİŞLEME YAYILMA MÜCADELESİ KOLAY GEÇMİYOR, ÖNCE KENDİ KENDİNİ OLUŞTURMA SÜRECİ YAŞIYOR, SONRADA YAŞATIYOR! MEDET ARAMA ADINA!

Biz hep sanırız insanlar birbiri ile uğraşır şu veya bu haklı ihtiyaca dayanan menfaatten ötürü. Bu insanlar diğer insanlarla ne işi varda uğraşır ki diye de sormadan edemeyiz hani. Bu uğraşıları bazen o kadar ilerleri gider ve genişler ki; “adamın evine dahi girersin ya! işte onun gibi bir şey!” ülkeler işgal edilir veya işletmeler işletilir veya kültürler bu etkileşimde kendini yeterli düzeyde kullanamadığı için öbürü onu kullanır da yayılır ya…

Bunu durup dururken yapmayız muhakkak! Hep nedendir bilinmez ama objelerin veya sonuçların yada nesnelerin ardına saklanır gizli kalmışlıklarımız ki onların depo edildiği yer de malum aklımızdan geçen düşünce denilen ne musallat bir üç ayaklı yaratıktır o “ideoloji” denilen sistemlerin omurga yapısı…

Düşünmenin veya başka veya yeni bir şey düşünme neden aykırı sayılır ki diye de sormadan edemeyiz sonrasında…Ama düşünebilmek için de bir öncekini bumlamaz gerekmez mi? Her yeni çağ bir düşüncenin varlığının hükümranlığı ile geçmemiş mi? taki dinozorlaşıp da dinozorluk yapmaya başlayana kadar…

Neden bir şeylerin mucidi olmamız gerektiğine inanmıyoruz? Neden yeni şeylerin kendi doğru keşiflerini yapma mücadelesinin haklı olduğuna ve yine inanmak istemiyoruz? Ben bunu hala bilmiyorum…Bilir miyim onu da bilmiyorum…Kifayetsiz ve yorucu olduğu için artık fazla da düşünmek istemiyorum, bu konuda…

ÜLKELER DİĞER ÜLKELERİ YİYEREK GENİŞLER GENİŞLEMESİNE AMA DAHA ÖNEMLİSİ BU GENİŞLEME SERÜVENİNİ DÜŞÜNCELERİNİN YAYILMASI İLE VERİR…

Garip ama gerçek savaş nedenleri ve barış mücadeleleri bunun için verilir aslında…Nedense hep arka planda kalmayı yeğler…Bu düşünce denilen “ideolojik” kozmopolitik yapının beyni…Pek düşünmeye fırsat bırakmaz kendini, çünkü sempatizanlarının isteri haline dönüşmüş ve birikmiş, katılaşmış hatta fosilleşmiş düzeyde olan sorunları nedeniyle aşırı istem duyulan boyutta olan ihtiyaçlarını giderme menfaatleri vardır. Bu sorunlar öyle bir hal almıştır ki, artık bu yaratığı düşünecek ne halleri ne de vakitleri vardır. Onu ne pahasına olursa olsun almak zorundadırlar, almalıdırlar. Alırlar da, çünkü o kendisini aldırmasına iyi ama çok iyi bilir…

Düşünmek kötü müdür ki düşünce kötü olsun… Bu garip akıl yürütme yöntemi çoğu zaman doğru yol olsa da bazen her şeyin zorlukları olduğu gibi sapmalara yardımcı da olur istemeden…Bunun bedellerini de çok ağır öder!…Dinozorlaşıp da dinozorluk yaptığında sebebi ne olursa olsun korkmayın o kendi içindeki özündeki “hak” olanı çıkarmayı her zaman bilir ve yerini daima korur…Siz onun başka bir kılıkta olduğu için görmeseniz de o sizi daima görür hatta göz bile kırpar.. Ama fark etmeyiniz genelde, onu yok ettiğimizi düşünür ve gözlerimizi kapatırız. O ise hak ölmez der, çünkü ona kendini öldürmeye kalkanın da ihtiyacı olduğunu bilir. Çünkü o kendini bizim gözlerimizi kapattığımızda dahi görür…

İşte arkadaşlar düşünce denilen o musallat yaratık, hep ihtiyaç duyulan ama daima da şikayet edilen o ideolojik kozmopolitik yapı, yaratılan veya var olan tüm ama tüm için bir hiç olacak kadar hak ve her ikisini de bir arada tutacak kadar doğru… Hem haklı hem doğru olmak pek de kolay değildir. Çoğu zaman inandırıcı olduğu da kabul edilmez, bilirsiniz…Bize rağmen o musallat yaratık öyledir efendim. Biz istemesek de, o istetmesini bilir. Bir arada tutmasını da, ayrıştırmasını da, mesafeler koymasın da, kimliğini de, ne işe yaradığını da…Bizden öğrenmez yani… Bize öğretmeye çalışır o kadar…

Bunu yapması ona da çok kolay gelmiyor, belki bizimle uğraştığı içindir, kim bilir…Ne dersiniz? Düşünceler yayılırken, yani biz birbirimizi yerken, ülkelere intisar eden bu musallat büyüyerek devam eder de yeme alışkanlıklarımızın boyutları devam ederken, sistemlerin değişmesi, menfaatlerin yerleşmesi ihtiyaçların giderimi yaşamaya dairdir, esasında ama pahallıdır meret, pahallı da olsa yaşatmaya dair de olacaktır, anlaşılan…Biz istemesek de!

Ne dersiniz? Ne kötülük var bunda? Veya kötülük bunun neresinde? Oysa düşünceler düşünceleri üretir. Her türün kendi sürü ile uçtuğu gibi, düşünceleri de ancak düşünceler üretir ve tüketir… Bunun aksini düşünmek ise yalnızca ve yalnızca düşüncesizliktir. Düşünmeyen düş yaratığı insan düşünmediğinde, ne olur sizce? Ne dersiniz?…

Sitemin temelinde yer alan ana fikirdir. Fikir üretmeden ve üretilmeden büyüyüp, gelişmez ve genişleyemez. Düşünce sistematiği bütünlüğü olan sistemler devletleri şekillendirerek ülkeleri keşfeder. Keşifler yeni oluşumları oluşturur ve fikri bütünlük tamamlanır… Üretilen bu düşünceler de tüketilir, ne zamana kadar?  taki yeni sorunlar üretilip ve yeni çözümlerin üretildiği anlara kadar gider bu yolculuk… Yolcuları yola devam ederken bazen olağan dışılıkları da yaşar, yolculuk esnasında, beklenmedik, istenmedik limanlara uğrar da kim bilir hangi rüzgar atar onları oraya, hangi düşünce kendini düşündürür de düşmanını yok eder, dostlar arar kendine….Düşünce bu o da bir canlı, diğer tüm organizmalar gibi….

Çağının büyük devletlerinin bu vasfı elde etmeleri ancak diğer ülkeleri etkilemeleri ile mümkün olmuştur. Diğer ülkelerin etkilenişi ise kaşif devletin sahip olduğu MODEL devlet yapısı ile başlar ve ekonomisi, insan tiplemesi, yaşam biçimi vs. derken tüm alanlarda yayılarak yerini alır. Bu günkü yapısı ise bu alanların artık en ilerlemiş seviyesidir. Bu aşamaya kolay gelinmedi malum.. Devlet yapısındaki yapılanma şekillerinin yer aldığı tarihsel süreç incelendiğinde; insanoğlu hemen şimdiki devlet yapılarını kurmaya çalışmamış, ancak bu günkü yapıları da yeni keşfeder olmamış…

Bu keşiflerin üstüne çıkılamaz ise de altında kalmamak adına yapılabilecek tek şey kendinde olan düşüncenin oluşumdaki yerini belirleyebilmektir. Ancak bunu yapabilmenin tek yolu da bu değişime direnmek değil, ayak uydurabilmek olduğu gerçeği ve doğrusundan da hareketle değişimi yakalayabilmektir… Bütün bu anlatımdan sonra acaba ülkeler mi genişliyor yoksa düşünceler mi yayılıyor? Ne dersiniz?…

  18097_560599327290588_1200002306_n

RUH, VAREDENİ YARATICI OLDUĞUNDA; “TOPRAĞA” DÖNÜŞTÜ!

  “İnsanım, aslı tek hücreli yaratık olan bedenim!
Hak’a dair bir-dem olabilmek ve halk edebilmek adına toprağım, halkım!
Gün olur toprağım ve haletleri, soğuduğunda üşüyüp- donar,
Gün dönüp kızdırdığında terler- yanarım!
Zamanın günlerine ömür diyebilmek için,
Halkın hakka vuslatında toplumcu sosyallik olası ise eğer, bana eğin-aş gerek!
Sürüyü sürebilmek için ise siyasal olmak gerek!
Neyleyim bi-çare ruhum, toprak!”

11196_419742528111438_958006070_n

Eşyanın var olmayı sağlayan yaratım süreci gözetildiğinde dogmanın doğayı yarattığı asıl olarak ele alınmakla birlikte, ruhun doğa ilmi şartlarına göre yaratılmadığı da az-çok bilindiği varsayımının aksi de ispatlanmış olmadığı kabul edildiğinde; “doğanın yaşam tarzı bizi kendini yaratana” götürmez mi? Yaratıcı yaratım gücünün varlığına delalet teşkil eden ruhun varlığı sayesinde insana var etme gücü vermekle, yaratıcı neden yarattıkları ile insanın kendini keşfetmesini ve yaratıcı kendinin bilinmesini ister? Eşyanın tabiatına gelindiğinde ise o şeyin asıl olarak var olduğu ve var edilmesi ile birlikte var etme nedenini oluşturduğu bilinebilir mi? diye başlayalım mı? Hadi bir kez daha yine söylemeye!…Yine yeniden yenilenmek ve olanı biteni anlamak ve de yaşamak için yinelemeye!…

Yaratılan “canlı-cansız” tüm varlıkların tabi olduğu tartışılmaz kurallar bütünü olan “doğa kanunlarının” bir parçasını da biz insanoğlunun oluşturduğunu bilinen bir gerçeklik olarak kabul eder isek eğer, bu yaratığın yaratılma oluşumları da tıpkı kendi besin kaynağı olan diğer yaratılanlar gibi olması gerekmez mi? Bizlerin oluşturduğu biyolojik canlı alt tabanlı yaratık olan insanın, kocaman bir alemin minyatürü olduğu düşünüldüğünde ve yine bunun mutlak bir doğru olduğu kabul edildiğinde, bu yaratığın aynı zamanda yaratılanlardan biri olduğu da ayrı bir doğru değil midir? Her neyse…Bizler bu konuyu düşünürken insanoğlunun var ettiği yaşamı kaçırmayalım! değil mi?

“İnsan” denilen varlığın alemsel yapının figürü olması ile insanın oluşturduğu ve tüm çeşitliliğini de içinde barındırdığı, toplumsal ifade ediliş şekliyle birey kitlesinden oluşan “halk” denilen zemininin kaynağı olan bu kurum sosyal yapıdır ki, siyasal sistemin üzerine inşa edildiği yer kavramıyla izah edildiğinde “toprak” tasviri yapmak kendisine pek de uzak olmaz sanırım…Genel anlamda siyasal yapı denilen işletim biçimi halk denilen sosyal kurumun “toprağı”dır da denilebilir. Bilinen anlatımıyla bitkisel manada üzerine ne ekersen onu biçtiğin toprak tanımı!.. İşte onun gibi bir şey….Bu tanımlamaya zaman-zaman fırtına ekip kasırga biçtiğin toprak tabirini de ilave etmenin zemin üstü hareketlerin varlığı gözetildiğinde pek de fazlalık olarak kabul edilmeyeceği kanaatinde olduğumuz halk denilen yaşanan yaşam…

Bizler; üzerinde yaşadığımız toprak olan bu sosyal yapıyı yiyip-içebilmek için ekip biçeceğim diye toprağın devşirildiği, seçilen siyasal yapı ile bir o yana bir bu yana çekip-çekiştirildiği halk denilen süreçte, bir arada yaşama tutunma gayreti gösteren ve yaşadığı iklim kuşağının koşullarının oluşturduğu topluluklarız…Nasıl sürmeli bu toprağı diye düşünmeden önce “ne çeşit bir topraktır bu” denmesi kaçınılmaz, değil mi?..

İnsan ırkı da diğer yaratılan “tüm doğa canlıları” gibi ‘birey’ olarak tek başına ait olduğu yaşamı ifade eden ömür döngüsünde yaşarken, aynı zamanda kendi türünün yaşamının devamlılığını da sağlayabilmek adına; bir bütün olarak diğer türdeşleri ile birlikte yaşamakla ademoğlunun “varlık yaşamını” sürdürür. Diğer yaratılan tüm varlıkların yaşaması için var olması gerekli olan sürdürülebilirlik şartları da, yine ha keza! genel yaşam şartları itibariyle ortak yaşam canlılar alemi için yine benzerlik arz eder…Bu yapı, organizmaya dönüşmediği için cansız olarak adlandırılan varlıklar ve yaşamlarında da aynı şekilde doğrulanır.

Varlık âleminin aslı bilinen şekli ile cansız yaşamın öncelikle var olması, sonraki aşamada cansız yaşamın var ettikleri olan sonuçta canlı yaşamının yaşam koşullarının oluşması ile birlikte hemen akabinde canlı yaşamının asal sayısı ve canlılar dünyasının vazgeçilmezi olarak tanımlanan “toprak” denilen oluşumun ana madde olarak biyolojik yaşamın ham maddesini oluşturduğu kabul edilmekle beraber, eşyanın genelinde maddenin elementsel dağılımı var edilenlerden tezahür ettiğinden, tecellinin tanımlanan araçlarda olduğu gerçek ise de; kaçınılmazı, sürüp giden ve bitmek-tükenmek bilmeyen keşiflerdir.

Hal böyle olduğunda canlı yaşamın ilk ana maddesi toprak nankörlük edebilir mi? Hele kendini var edeni, yok edebilir mi? Bindiği dalı kesebilir mi? Yoksa toprak yaratıcı vasfının irdelenmesi sonucu yalnızca hor ve acımasız kullanılmaktan hoşlanmaz ve küser mi? Yine toprağın yaratıcılık fonksiyonunu harekete geçirebilmek için diğer haletlerine de ihtiyacı olduğu doğru ise, ki bunları da ancak kendini yaratmakla var edebiliyorsa, toprağın maddeye hayat vermesi için önceliğinde, kendini diğer bileşenler için yaratması gerekmez mi? Aksi durumda kendini ve boyutlarını yaratmayan yapının tıpkı “toprağa ekini ekmeden biçenlere, harmanı yapmaya kalkmanın, havanda su dövmek olması gerek” olmaz mı?

Maddenin bilinen üç hali vardır ve bu üç halde de yaşam koşulları oluşturularak yaşayan canlılarını yaşatmaktadır. Belki, geri dönüşümde yaşamın yaşattığı canlılarının aynı zamanda yaşamı yaşattığı da söylenebilir? Her yaşamın asli bir simgesel yapısı var ise bitki-ağaç misali göz önüne alındığında, bu alemin yaşantısının asal sayısının “ağaç” olduğu tartışılamazsa da; ağacın bitki olduğu da yine tartışılmaması gerekmez mi?

Yaratılan varlığın geniş manada yaşamını oluşturanları olarak “canlı veya cansız” varlıkların yaşamın genel formülünde yer alan aynı yaşam tarzlarına sahip olunması, bu varlıkların yarattıkları diğer yaşamlar için de geçerli değil mi? Yürüyen, uçan, yüzen, sürünen ve diğer canlıların hareket etme halinin izahını, asıl yaşam olan ve aynı zamanda canlı yaşamının kaynağını teşkil eden, “cansız yaşamın” sürdürülebilirlilik ivmesini oluşturmuyor mu?

Yüzeyde sürünen toprağı delerek tünel kazan ve alaşağı ederek devşiren yılan, neden kıvrım-kıvrım yürür dersiniz? Eli-ayağı olamadığı için mi? Yoksa kuyruğuna basmamak için mi? Yada başını kollayabilmek için mi? Hadi yürümesini anladık, peki bu sürüngen neden kıvrılarak oturur ve derlenir toplanır da çöreklenerek uyur, dinlenir? Dolanırken kendisine düğüm olup, dolaşmamak için mi? Nasıl olur da başını eğmeden ve eğilmeden ve hatta yere değmediğinden süründürmeden dümdüz tutarak, hedefine hiç bükülmeden dosdoğru kilitlenebilir? Yaşaması için kullanması gereken silahının isabet edebilmesi için bedeninin eğri mi olması şarttır? Yoksa sürünerek gidebilmenin tek yolu eğrilmek midir? Nedendir bilmem?

Ha! bu arada; yüzeyde sürüngen olup, asıl yaşam yeri yer-altı olan canlıların diğer toprak altı yaşamlarının sürdürüldüğü yaratılanları da varın siz telakki edin artık! Sanırım olur? Hıı..!

Bizlerden müteşekkil insan ırkının yaşam alanına gelindiğinde yaşanan yaşam ile yaratılan yaşamın aynılığı veya farklılığı yarattığı toprağa ve haletleri ile doğru orantılıdır. İnsanoğlunun yaratıldığı toprağa bağlı ırk birliğini oluşturduğu, bölgesel ayrımlarla katmanlaşan millet topluluğunun en küçük toplumsal yapılaşmasını oluşturan halk kitlesi ve oluşturanlarının meydana getirdiği “insan çeşidi ve işlev tarzı” türünün devamında, birincil düzeyde süreklilik arz eden etkendir.

Her yaratılanın yaşamını idamesi için beslenmesi esastır. Toprağın besin kaynağı ise daima ölü olan her şeydir. Yaratılan tüm varlıklar gibi toprakta, yaşamını tamamlamış olan, bildik ifade ile “ölü” yer ve beslendiğinin tohumunu saklar ve devamında yeniden yine diriltir. Bizim ifade ettiğimiz şekliyle katı hali ile toprağa düşen ister bitki, ister hayvan, isterse insan olsun hatta isterse cansız varlık olsun bir ganimet misali toprak altı yaşamda yerini alır ve bunlardan beslenen çok olur.

Toprak altı, dünya tıpkı toprağın üstündeki yaşam gibidir…Toprak üstünde doğum ile başlayan yaratılanların yaşamı, toprak altındaki toprak olma yaşamının başlangıcı ölüme eş olmakla birlikte; bu süreçte devam eden yok olma evrelerine göre beslediği ilgilisi herkim ise kendine düşeni muhakkak koparır. Toprağın bir varlık olarak var ettiklerinin kaynağı olduğu düşünülse de, her şey bir döngü halinde birbiri içinde ve ardı-sıra devam eder-gider…Biz insanlar, toprak misali bedensel, sosyal, duygusal vs. oluşumlara ilave olarak ruhsal besin maddeleri tüketiriz. Tıpkı toprak gibi yer içer ve tüketir ve üretiriz…Yaratılmamıza asıl olan bedenimizin aslının toprak olduğu kuramı, fen bilimlerinin bir doğrusu olmasının yanında sosyal bilimlerinde teyit ettiği yaşam koşullarının tartışılmaz bir sistemidir aynı zamanda…

Bu nedenledir ki sosyal Yapının oluşmasını sağlayan “halk” birlikteliği kendi siyasal yapısını belirlemede yalnızca kendini oluşturan aidiyetlerle kayıtlı değildir. Gelişen ve değişen her şeyde olduğu gibi onunda aynı veya farklı edinimlere devam eden yaşamı yeniden kurmak için ihtiyacı vardır. Sosyal yapı denilen halk kitlesinin insan doğal yapısının bedensel ihtiyaçlarının vazgeçilmezi olduğunu kabul ederek yola çıkabilirsek ki, bu sayede yolu biraz daha kısaltmış olur ve kestirmeye sapmış oluruz. Durumun gerekleri ağır ve zor şartları içeriyor ise bu tarzı denemeye “hani hiç de fena da olmaz sanırım!” dememek mümkün değildir…Düşünce metodolojisini arada bir böyle “kaçış yollarına saparak düşünürsek eğer” demekle zordan kaçmış olmayız…Ne dersiniz? Var! mısınız?

Hadi gelin hiç değilse bir gözden geçirmeyi deneyelim! mi?

1. “Hayat yaşatılırken ve yaşarken öğrenilir” kuramı, bilmenin bilinen doğrularından biridir. Yaşamı yaşanılır kılabilmenin yolu ise, “hayatı yaşatmaktır, tek başına onu yaşamak değil”…Üstesinden gelinemeyecek güçte olanların diğerleri üzerindeki baskısı, izlerini bıraktığında fark edilir. Halka (toprağa) bırakılan bu izleri silebilmek ve hayatı eski haline getirebilmek ve yine başa dönebilmek, devam eden bir sürecin varlığını gerektirir. Toprağa ekilen ve halk üzerine sinen bu izler o kadar derindir ki, bir damga misali hem vuranı hem de vurulanı temsil eder. Silmek için sarf edilen gayret ve geçirilen sürenin adı ise ancak “emek” olabilir. Tıpkı “alın teri, göz nuru, dirsek çürütme vs.” misalinde olduğu gibi…

2. Toprağın kendini insan varlığı ile yarattığı var olduğu bölgedeki halkının, zaman-zaman başı derde girdiğinde sarf ettiği çabanın emekten öteye gitmeyeceğini bilse de, girdiği mücadeleye verdiği anlamla yetinmek zorunda kalsa da, yine de başlamaya değer görür “başı olmayan son olmadığı gibi küçük olmayan da büyük olamaz” düsturuyla ‘haydi’ demeyi…

3. Canlılarda daha yakından görülebilmekle birlikte cismin aslını cansız maddelerin inanılmaz uyumlu ilişki ağı içindeki etkileşim sürecini oluşturan ve ilk çağdan beri kalıntılarını halen sürdürdüğü ve de varlığın neslinin devamı sürecinde kaçınılmaz gerekliliği olan “en küçüğün varlık yaşamının idamesini sağlayanın büyüğünün varlığı ile mümkün olduğu” kuramı çok iyi biliriz. Hatta sürecin kendini yaratma evresindeki sıradan oluşumlarla oluşan süreç yaşamındaki büyümenin, “farklı varlıkları var etme olgularıyla ifade edildiği” gözlense de, bunun bir gelişme dönemi olduğundan birçok kere haberdarızdır. Hani hakkın kendini var etme mücadelesindeki oluşum çabalarının tabi olduğu “varlık süreci” denilen ve doğadaki yarattıkları adlarıyla “tanyeri kızıllığı-ömür-yargılama-tedavi vs” dediğimiz ve çoğu zaman da sonuçların belirleyicisi olan “var oluş döneminin oluşumları olarak” izah edilen ama fark edilemeyen varlıklarda olduğu üzere…

4. İnsan denilen varlık aleminin yerleşim yerleri ile belirlenen varoluş sürecindeki büyük yapının küçük yapıya doğru oluşan alt oluşumu varlık kazandığında; ırk, millet ve toplumda denilen halk kitlelerinin sosyal yaşamını inşa eden en küçük gruplaşmaya veya birlikteliğe bu günkü hali ile birim olarak ifade edildiğinde “aile” olarak tanımlandığı hemen-hemen herkesçe bilinmekle beraber: zamanını yaşadığımız ve yakalayabildiğimiz kadarıyla çağımıza dair bu sosyal yapının da yine siyasal yapıya göre değiştiğini, aile denilen sosyal birlikteliğin kendi sınırları içindeki ayrıştırılan küçük resminden gördüğümüzü unutmamak gerekir…

5. Bu varsayımın ulaşacağı hedef ise; “yönetimin idare edilebilmesinin gerekli kıldığı sosyal yapının en küçük biriminin yine “neden inşa edildiğinin?” tayini ile tespit edilebilir” noktası olsa gerek…Toplumsal yapının en küçük birimi olan ailenin yapılaşmasını izah eden bünyesel boyutunu bilebilmek için “en küçüğü ve deposu olan çekirdek yapıdan, en büyüğü olan oba veya boy yada klanlara ve dahi bizdeki ifadesiyle sülaleye kadar uzanan büyümenin” söz konusu olduğunu öngörmek gerekli değimlidir? Bu bünyesel yapıların getirileri elbette birbirleri arasındaki işletim sisteminin belirlediği organizmanın oluşturanı olan “yapısal ağ bütünlüğü” olarak adlandırılan sistemin iletişim boyutu ile mümkündür.

6. Toplumsal yapının sürdürülebilirliliğinde sosyal yapının siyasal kurumların belirteç tabanı olduğu her ne kadar biliniyorsa da, devam eden süreçte yenilenen siyasal sistemi şekillendirmenin sosyal bünye ile geri dönüşümündeki uyumundan geçmektedir. Bunun yönteminin de “uygulanan yönetim biçimlerinin varlığını ispatlamak” şeklinde olduğunu yine unutmamak gerekir. Toplumsal düşüncenin siyasal yapının halk tarafından doğrudan veya dolayısıyla yönlendirildiği sistemik yapıda, iradeyi kullanma şeklinin belirlendiği yönetim biçimi ile mümkündür.

7. Bütün bunların yanında toplumsal yaşam dahil olmak üzere tüm yaşamların yaşamasını sağlamanın öncelikli yolu; elbette ki sosyal oluşumlarının kendini tamamlaması olmakla birlikte neticede oluşturulan siyasi yapının şekli koşulları da kendi ile uyum halinde olmalıdır. Aksi halde, toplumsal yaşamın devamlılığın sağlanmasında oluşacak farklı konumlanmalar yolu ile uyum sorunlarının halli söz konusu olacaktır.

8. Eşyanın kaynağı ve yaşam evrelerinde bir nevi soğumuş ateş de denilebilen toprağın var edeni, yaratıcısı, ateşin varlığı olan “güneşe” itaat etmek! ateş topluluğu yıldızlar kümesinden oluşan galaksi olarak adlandırılan siyasal yapı sisteminin vazgeçilmezidir. Bilime ulaşabildiğimiz kadarıyla; içinde yaşadığımız ve yaşattığımız yaşamlarla birlikte canlı alemi için bir dünya olan ancak aynı zamanda cansız alem için bir yıldız olan yerküremizin de içinde bulunduğu “uzay sistemi”, adını ne şekilde ifade edersek edelim aslında en büyük yıldızdan başlayarak diğer yıldızlar aleminin yaşadığı ve kendi yaşam düzlemini de yine kendi yapısal oluşumu ile koordine ettiği yüksek gerilim hattı misali çekim gücüyle bağlantılı güzergahta adına yörünge denilen bir yol üzerinde yolculuğunu (ömrünü) sürdürür…

Eşyanın var oluşumunun aksine bir süreç takip edilerek yok olması yine bilindiği üzere mümkün değildir. Maddenin kendini oluşturanlarının kendileri ile aralarındaki ilişkilerinde yer bulan yaşama yolculuğu, kendiliklerinden “kendi-kendine” kendileşme de denilen bir iç oluşumdan başlayan ve kendi gibisini yaratma yaratıcılığı da denilen VARLIK iddiasının, kendini yok etmedeki haklı yaşam mücadelesidir. Toprağın kendi sınırlarını belirlemesi de bu iç etkileşimin ve oluşan birleşimin oluşturduğu sistemden geçer…İnsanın yapısı ve yaşamı, bedeni yaşamı da denilen ömrünü sürdürdüğü ve neticede “çerçevelediği yaşam albümünde” kendinden yaratılan ve ancak kendine dair olabilen yarattığı ortamdan ayrık olamaz…Değil mi?

9. Eşyanın yaratılış evrelerindeki kaynağı olduğunu tasavvur ettiğimiz ve büyüklüklerine göre güçlerinin değişkenlik göstermesiyle, bireysel veya kümesel yaşam tarzını benimseyen “yıldızların” kendi yaşamını sağlaması için etkin çekim gücünün etkileşmesi ile oluşan atmosfer de denilen gaz yapısı katmanıyla örtülü olan ve çekirdeğindeki sıvı veya katı, çiğ veya kuru, sıcak veya soğuk vs. yapısal değişimlere rağmen aslında sıkışmış gaz olan özütündeki alt giyim yapısıyla bağlantı kurularak üst ve alt giyimin birbiri ile uyumlu olmak zorunluluğuna dayanan, maddenin hücresel ifadesi olarak da tanımlanan “atom” yapısının sistemik dönüşümü ile sürdürür varlık yaşamını…Bu yapı içinde var olan insan ırkı nasıl olurda var ettiği diğer bir maddi kaynak olan maddenin dışında bir yaşamı olabileceğini düşünebilir? Ne dersiniz?

10. Toprağın (varlığın) var olma evrelerini kapsayan yaratma sürecine “zaman” denildiği bilinenler arasında çoktan yerini almış olduğuna göre, yaşamdaki en önemli kaybın yine yaşam olduğu ve geriye dönüşünün de mümkünü olmadığı, buna mukabil istenmeyen oluşumların düzeltilmesinin yeniden yinelenebilenlerin yenileyebilmeleri ile mümkün kılınabilmektedir. Bununla beraber zaman biriminin “tek değer” olarak ele alındığı bir yaşamda; istem dışı şartların neden olduğu var’olma sürecinde sekteye uğrayanları ifade etmekte güçlük çekilmesi kaçınılmaz olsa gerek…Bu durumda yapılabilecek tek şeyin; daha iyisini daha uzun zaman alacak şekliyle yapabilme becerisini kullanarak, sorunların vermiş olduğu oluşum sürecine uzatmaları da ilave ederek, zor olan evreyi kapsayan zamanı aşılabilme ve hatta biraz zamandan aşırabilme becerisiyle olağanüstü şartların vermiş olduğu imkanların da etkileri ile ihtiyaç olan süreyi yaratma tekniklerinin kullanılması sanatı olarak anlamak gerekir, “en azından”…Tabiî ki çözümlerin zamana yayılması ile elde edilen zaman kazanımları veya zaman kayıplarına yol açmalar değerlendirildiği sürece göre yol alınabilir.

11. Kavramsal anlamda “zaman” kendine dair yarattıkları için bir çeşit zemindir. Maddesel boyutta “zemin” ise üzerine kurulu olduğu zamanın var-oluş ortamıdır. Bu iki kavramın birbiri ile bitiştik ve dahi ardışık olduğunu düşünmek önceleri biraz zor gelse de devam eden gelişmelerin göstergesi olan üst yapının oluşumunun sürece etkisi tartışılamaz olsa gerek, değil mi?

12. Farklılığı-aynılıktan, kolayı-zordan, güzeli-çirkinden, iyiyi-kötüden vd. diğerlerini kendilerini oluşturanları olarak gördüğümüz zıtlıklardan almaz mıyız? Diğer taraftan varlığı bütünlüğü ile düşündüğümüzde “ben olmadan biz olamaz” isek yarattıkları “sen olmadan siz” nasıl olunabilir? Bütünlüğün içindeki tekliğe ulaşabilmek yaratılan payların oranlarını belirleyen paydaların sağlamasıyla oluşan paylaşım ile uygulanan işlem türü sonucunda bulunan bilinmeyenin birleşik yapıyı oluşturduğu doğrusunu reddederek hangi paylaşımın sağlaması yapılabilir? Bütünlüğün diğer tarafındaki farklı payların ve paydaların öteki farklılıkla birleşik işlemi sağlayabilmesi için alt kesirlerin muhakkak tespit edilmesi gerekir. Aksi takdirde ne içte ne de formüle edilen dışta bütünlük sağlanamaz. Öyle değil mi? Ne dersiniz?

Bütün bu anlatımların bütünlüğünde ifade edilmeye çalışılan varlık izahının temelinde ve en üst katmanında; olağan koşulların sıralandığı yapılaşmanın kendi çağını yarattığı gibi aynı koşulların çağdaşını yaratığı da bilinir…Eşyanın tabiatının bedenleştiği ve tümünü gizler halde bütünleştiği “toprak” yarattıklarının sona eren yaşamları ile bütünleştiğinde kaçınılmaz bir süreç yaşar.

Biten bir yaşamın çöpe döndüğü varsayıldığında tekrar toprak olmak için önce kendi içinde kendini toprağın güç kaynağı haline dönüştürerek “ilaç” olması ve toprağı beslediğinde toprak olabilmesiyle ayrı bir çürüme denilen yaratım süreci yaşanır. Netice itibariyle; toprak, yarattıkları ile kendine dönüşümü sağlar. Buna mukabil aynı zamanda kendiside bir yaratık olan toprağın, kendini yaratanı keşfedebilmesi için yarattıklarına geri dönmesi ile süreç tamamlanmaktadır. Bu keşif ve dönüşleri yapabilmesi içinde kendini dönüşümüne yön veren araçlara ve onların işleyiş yapısına teslim etmeye ihtiyacı vardır.

Bu durumda kendi varlığı ile sınırlı yaratma gücünü kullanabilen toprak (yada eşya) kendini yaratana dönüşünü yalnızca mutlak yarattıkları ile karşılar olacaktır. Peki gidilebilen son noktada maddenin kendini var edeni var etme veya var olma yapısı izah edilebilir mi? Bunun cevabı maddenin yok olma yapısının izahı ile karşılanabilir mi? Yaratıcı gücü yaratan, yaratıcı varlık ve yokluk kavramını da yaratmış olması gerekmez mi? Aksi halde bu eşsiz dönüşüme kendi içinde bile olsa, kendine dönebilme kendini tamamlama imkanı sağlar mıydı?

Ruh bütünlüğünü kendini yaratana kavuşmakla sağlar iken ruh kırılması da kendi yaratımını tanıma ve tamamlama ile mümkün olabilme oluşumu değil mi? Varlıkdan gelmenin aynı zamanda bir ayrılış hikayesi hali olduğu kadar Varlığa gitmenin de bir vuslat serzenişi anlatımının izah edildiği “durumların” her birinin birer ulaşım konumu olabilmesi hali midir ki anlam katılanlarla bezenen yazısı? Ne dersiniz?

 69884_483655994251_58417514251_6831331_372578_n

ŞEKİLSİZ BİR VARLIK “YÖNSÜZ BİR DURGUNLUĞA” BENZEDİĞİNDEN, “HAREKET HALİNDEKİ GÖÇER YAŞAMIN YERLEŞKELERİNİ” ANLAMSIZ BİR YAŞAM KILMAMAK İÇİNDİR YAŞANILANLARI (SINIRLARI)…

Hakların kaynağı Özgürlükler bahçesinden bir kaç söz söyleyebileceğimiz varlıklardan; “galaksimiz&yerküremiz, devlet&vatandaş, kamu mülkiyeti&özel mülkiyet, kamusal alan&özel alan, toplumsal (kamusal-sosyal) yaşam&özel yaşam, yönetim (yöneten)&yönetilen, erkek&kadın” ve diğerlerinin diyalektiği ile belirlenen var-oluşlarda belirtilen sınır kavgalarındaki kabarcıklarla çizilen sınırlar… 

imagesCAOL297O

Birbirini öteleyen ve ötede tutan şeylerin birbirini çekmesi ile iç içe geçmesi, ancak birinin diğerini var etmesinden kaynaklanma şeklinde olur. Aksi takdirde itme gücünü zorlayan bir sınırdan geriye dönüşü hesaplamamak, ortamın sınırlarını bilmemektir ki, bu çarpışmayı ve çarpma şiddetini düşünmek bile istemeyiz…Yönetilenlerin belirlediği yönetimlerce konulan kurallarla sağlanan yönetsel yaşam, büyüklerin küçüklerle olan yer kavgasıdır aslında. Ancak mekan kavgasının hayata hareket kazandıran “ivme” olduğundan bahsedilmesi gereken durumlarda pek tabi ki bu izahat geçerlilik kazanır. Birbirinden oluşan ama farklı bir yapı olarak tezahür eden zıtlıkların aynılıkları olmasaydı eğer, zıtlıkları kim yapabilirdi? Aynıların varlığı nasıl tespit edebilirdi? Bunu düşündüğümüzü pek sanmıyorum, sınır mücadelelerini verirken en azından yada düşüncelerin sabitlendiği anlar olan şiddetin doruğa tırmandığı zamanlarda…Ortak yönlerin tespiti; ancak sınırların belirlendiği, yerleşkelerin tespit edildiği anlarda ortaya çıkar. Bunu “son dem” olarak adlandırdığımızda ise kavganın anlamını kazandığında izahı izah olunabilir ve yapılan izah kabil olabilir…Bu işlem haklı sorulara doğru cevaplar verilebildiğinde veya tersi yapılabildiğinde, kabul edilebilir bir sonuç olarak görülebilir elbette! yapılanlar…Siz ne dersiniz?

Birbiri ile bitişik nizam yaşayan, ancak birbirini sınırları ile öteleyen gereksinimlerin gereklerle ve gerekliliklerle olan muhatabiyetinin sağlayıcıları şart olmasa idi eğer; bu sınırlamaların doğurduğu sınırlar çizilebilir miydi? Bu bir nevi, “rüzgârın dalgaları yönlendirmesiyle dışa vuran dalgaların, aslında kendi içindeki dipten gelen akıntıların sürecini yaşaması” olmuyor mu? Sorusunun cevabı da değil mi? Peki, Bunun yanında; “dışarıdaki akıntıların oluşturduğu dalgaların kara ile karşılaştığı noktadaki oluşumunda oluşan çarpışmanın etkisi ile ortaya çıkan köpükler, ne zaman durulurlar” izahına ne dersiniz?  Maddi anlamda “madde” yada diğer adıyla “fiziksel varlık”: şekilsiz bir bütünlük iken, kendi başına bir şey ifade etmediğine göre, birbirleriyle oluşturdukları içerikleri sonucu ihtiyaçlara cevap veren ve bu şekilde yön tayin edebilen ve de yerini bulan varlık olduğu zaman yaşamımızı yaşanabilir kılmıyor mu? Neredeyse tek hücreli organizmalar bile bir bütünlüğün parçaları ile oluşmakta ve hareket edebilmekte ve çoğalabilmekte iken, ya diğerleri, diğerleri ise kendi oluşumları ile malum…Hal böyle olunca devasa varlıkları her halde düşünmek yada düşünebilmek, her halde mümkün olmayacaktır…Ne demeli? Ne eylemeli? Ne dersiniz?

Demek oluyor ki her şey ve herkes var-olduğu yada diğer bir ifadeyle yaşadığı ortamın ortak veya farklı yönleri ile bir parçası, hem de ayrılmaz bir parçası…Yaşamın bir parçası olmak da, aynı zamanda parçası olduğu yaşamı kendi yaşamıyla yaşatmakla oluşuyor, öyle değil mi?  Ne dersiniz? Diyelim ki öyle, yada ben öyle olduğunu öngörüyorum…Varın sizler de olanları size ait olanlarla uygulama tekniklerini kullanarak değerlendirin.

Bu debideki akıntı genelde böyle etkileşimle akmıyor mu? Biz kendi değerlendirmelerimizi gözden geçirdiğimizde ise, o da herkes tarafından malum olduğu üzere; kendi girinti ve çıkıntılarımızdan düz yolu bulmakta çektiğimiz zorluklar da çabası olduğunu düşünürsek, sonuçlar genelde genelleme içerisinin kapsama alanında kalmak zorunda kalıyor… Neyse, yer küre tek düze kara parçası olmadığına göre, yaşamda tek yönlü olamıyor denildiğine göre anlamaya çalıştığımız şey işin esası olabilecek sonuç itibariyle. Ancak bununla birlikte bir an için varlığın varlığı var-etme formülasyonuna göre sürdürülen yaşamda uygulanacak asıl kuralların aksi yönünün işletildiği düşünüldüğünde, bu sefer de diğer yönde aynı sonuçlar bu taraftaki genellemeler içerisinde beliriveriyor…Düşünmeye çalıştığımız başkaca yapılarda yine aynı şekliyle diğer yönü itibariyle işlerlik gösteriyor…Bizler genellikle bu yapıya diyalektiklik kaynaklı “eşyanın tabiatı” demekle yetiniyoruz. Bu tabi hali ifade eden asıla ise “madde” adını yakıştırıyoruz…Aslında çoğumuzun bildiği diyalektik prosedürünün basit şekliyle uygulanmasından başkaca bir şey değildir, tüm bu olanlar…Bizler genellikle gelişmeyi pozitif yöne mahsus kıldığımız için kötüye gidişin gidişatında “aynı” ama “farklı” istikamette benzerlikler olduğunu genellikle pek gözetmiyoruz… Her nedense?

1-  Varlığı temsil eden “EŞYANIN” varlık kazanmasına ve diğerlerini var etmesine neden olan “ÖZGÜRLÜK” ihtiyacı olan <her şeyin ve herkesin> yegane ayrılmaz parçasıdır:

Hak, özgürlük olmasaydı, aç kalır mıydı? yada göremez miydi? yada dokunamaz mıydı? yada koklayamaz mıydı? yada duyamaz mıydı? yada konuşamaz mıydı? yada organizma yok mu olurdu? Peki, özgürlükleri kim var etti? Bunun ilk cevabı diğer özgürlüklerin gereksinimleri olmasın sakın?  Özgürlüğün hangisi olursa olsun sorun olduğu hiçbir sistem olduğunu düşünmeyiz. Sorun yalnızca sınırların belirlenmesinde ortaya çıkıyor, yoksa en zorba sistemde bile tüm özgürlüklerin var olduğunu, ancak özgürlüğün hakkın sınırları belirlenmesindeki sınır sınırlamalarının mücadeleleriyle oluşan yer değişimleri olduğunu düşünürüz, kavganın kabaran kısmının ise mücadelenin sınırlarını belirlediğini…Yani özgürlükler aslında yok olmadığını, yalnızca şekil değiştirdiğini biliriz. Her yeni fikrin başka bir fikrin başka bir elbise giymiş şekline de benzetiriz.…Böyle olunca da farklı yapılar, sistemler, ortamlar yaratılır. Her birinden farklı kimliklerle ortaya çıkan özgürlükler farklı tanımlamalara neden olsa da “kulağın öbür yandan gösterilişi” gibisine farklı tanımlamalarla karşımıza yeniden ama başka isimler altında çıkıverir, biz onun yok olduğunu sanıyor olsak bile… Peki, tümü birbirinin aynısı mı? derseniz, eğer; bu soruya cevabım elbette “hayır” olacaktır. Ancak hiçbir zaman tamamen yok olma veya yok etme söz konusu değildir de derim aynı zamanda…Yalnızca el veya yer değiştirir, zamanla, konumunun değişmesiyle de tanımlamaları değişir. Kendisinin değişmesiyle diğerlerinin de kendi ekseni etrafında değişimini sağlar…Bu şekliyle kendi içindeki dikey sirkülasyonunda bir problem yaşamadığı sürece dışarıya atıştıracağı pek de sorunu olmaz, kendinden kaynaklanan…

Bu iç düzenin sağlanmasının dışında özgürlükler hep ve daima birbiri ile çatışır, bunu da ekseriyetle zıtlaşma-çatışma ile gösterir. Yeni oluşumların oluşmasındaki özgürlük kavgasında ortaya çıkan özgürlükler hep bir diğerinin, diğerine karşı verdiği mücadeledir aslında. Bu bağlamda kavganın süreci uzlaşma şeklinde de tezahür edebilir, durum hasıl olmuşsa eğer ama bu mücadelenin yapılmadığı anlamını taşımaz elbette. Savaşla savaşmanın barışla barışmak kadar zor olduğunu bilen belki de en önemli kavram özgürlüktür, hakların yaşayabilir ve yaşatabilinir olması için…Özgürlüklerin birbirini hırpalaması, onların kendi aralarındaki menfaat kavgalarından kaynaklanmıyor sizce de…Şüphesiz bu malum, ancak hakların hakkaniyet mücadelesi onları birbirine düşürdüğü de yine malum.

Bu değişimlerde kolay olmaz tabiî ki sonuçta birbirini hırpalayan her şey ve herkes yıpranır ve yeniden şekillenir; insandaki tanımlaması ise “tecrübeler” şeklinde olur genellikle…Sular kıyıya çarpar ve kendisinin köpürmesiyle billurlaşmasına ve daha çok parçalanarak artmasına neden olur, bunu yaparken de her seferinde dipten yada kıyıdan kum çalar fark ettirmeden bilirsiniz… Neyse ki netice de dönüşüm tamamlanır; kıyılar denize döner, denizlerde irili ufaklı karalar oluşur ve yer küre dipten gelen dönüşümün yeryüzündeki devresini tamamlar ve depreşerek depremlerle yeni kırıklara yol açar, yeni kıyıları gün yüzüne çıkarır veya oluşumdaki fazlalıkları içine çekerek yutar ve yeniden form tutmaya başlar…Onun da bizim gibi bedensel ihtiyaçları mı? var ne?… Ne dersiniz?

2-  Hakların sınırlarını varlığın var olması mücadelesi gösterirken, sınırlardaki özgürlüklerin kavgasıyla şekillenen ve belirleyici olan “diğer özgürlükler” değil mi?

Savaşın savaşla savaşamadığında barışmak zorunda kalması gibi barışında barışla barışamadığında savaşmak zorunda kalınması; savaşın barışı mı? yoksa barışın savaşı mı? yarattığı “sınırı” pek ayırt edilemez, çoğu zaman… Eşyanın var olması için kavga etme ihtiyacıyla belirlenen savaşma özgürlüğünü kullanan en büyük aktör olan “savaş hakkı” olsa gerek; barışma özgürlüğünün kullanılmasıyla barışma hakkını belirleyen, sınırların çizilmesinde ki ortak noktaların sabitlenmesi ve bunların birliktelikleriyle hatların oluşması… Tıpkı mitolojideki tanrıların ölümlülerin üzerinde ki hâkimiyet iddialarında varlık kazanan ölümsüzlük mücadeleleri gibi…Ne dersiniz? Yaşam mücadelesinde sınırlar çizilirken “savaş kaçınılamaz olduğuna göre barış da bu kavganın vazgeçilemezi” değil mi?

İnsanoğlunun içinde bulunduğu ortamın ana kaynağı ve bir parçası olmak üzere canlı olarak var edildiği yeryüzündeki var olma yapısı, genellikle onun varlık kazanmasına pek de yetmemekte. Çünkü bu bütün var olanların var olma nedenlerinin yanında, bir de insanın kendini var etme kavgasının varlığı var ki, malum… Bu mücadelede insanın en çok ihtiyaç duyduğu ve en iyi kullandığı araç ise, “kendi ayakları üzerinde durabilme kabiliyeti” olarak da tanımlanabilecek olan varlık “özgürlük”tür. Neden mi? Özgürlükler hakkı besler, büyütür, kendini yaratma veya tamir tadilatla eşyanın yeniden yaratmasını ve yenilenmesini sağlar. Hakların yaşam süreçlerinde değişen yaşam koşullarına göre zaman-zaman kendi tarzını yeniden şekillendirerek ve başkalaşma yöntemini kullanarak, kendini oluşturan “özgürlük oluşumunun” sağlanmasını sağlayarak, hakkın yeniden var olabilmesinin ve de idamesinin ayrılmaz bir temelini oluşturarak yaşamaya devam eder. Bu süreç özgürlük aracının gayelerinden belki birkaç tanesini oluşturmakta, ancak bununla birlikte; kendi varlığını ifade edebilen bir özgürlük ile özgürlükler yumağından oluşan ve eşyayı temsil eden hak yapısının var olan bütünlüğün birer ferdi mahiyetinde olan ve birbirini ile senkronize edebilen parçalarından da ibarettir özgürlükler …Prensipte! Peki ya hakkın yaşama dair olurken ki ivmeleri (?), Hak harekete geçerken yine aynı temel yapı oluşumunun şartlarını ortamında tekrarlamıyor mu?

Bizler özgürlüğün öncelikli hak olduğunu düşünür ve kaçınılmaz hakkımız olarak görürüz. Oysa haklar, bildiğimiz obje veya nesne gibidirler yada doğada maddi bir yer kaplayan cisim olarak değerlendirilebilir olduklarını düşünmek de pek yanlış olmaz hani! Bunları genellikle maddi varlıkların kendilerini oluşturan elementler olarak tanımlarız. Diğer bir tabirle yapı taşlarının özgürlüklerden oluştuğunu ve yine bağlayıcı menfaatler tarafından inşa edilir, denildiğinde: hakların eşyanın oluşumunda yerini aldığını kolaylıkla anlamamıza yardım eder şeklinde de ifade edilebilir. Bunları bir araya getiren genel veya özel nedenler kendini oluşturan tüm etkenleri ile birlikte varlık iddiasındadırlar. Ancak bunların en önemlisi ve her ne olursa olsun öncelikli sırası ve vazgeçilmezi “insanat denilen yaratığın insan olma” şartlarını içermek olmakla birlikte, “varlığın var olma sürecinin dışında, varlığın var olduktan sonraki varlık sürecinin devamlılığındaki var etme özelliklerinde” varlığın oluşumunun devamının sağlanmasında özel şartların öne çıktığını ve de bunu yaparken varlığın oluşumundaki temel elementlerin katalizör olarak görevlendirilme işlevini yerine getirdiklerini görmekteyiz.

Eşyanın kendi iç oluşumuna esas diğer etmenlerin denkleminin yanında katalizörlüğü ile diğer eşyanın oluşumuna katkısı sonucu oluşan dış oluşumdaki bazen etmen bazen de katalizörlük varlığı tartışılmaz bir doğru olduğu kabul edildiğinde; hak ile özgürlüğün çoğu zaman karıştırıldığı eğri varsayımında da ayrı bir doğrudur. Karmaşanın oluştuğu bir ortamda ise her şeyin darmadağın olduğu bir halde, dağılmış eşyayı yerden kaldırmak da yine başka bir karşı duruş karmaşasıyla gelişir, çoğu zaman…Bu durumda esasen yapılması gerekenleri düşünürken “eşyanın tabiatı”nın tespiti de zorlaşır. Çünkü eşya değişen duruma göre değişkenlik göstermiş bile oluyor birçok zaman, zamanın zamanlamasında ki eşyaları varlığını ve işlevsel özelliklerini göz ardı ettiğimizde…İşte bu durumlarda eşyaya dair esasların dışında kalan varlık unsurlarının; yedek bazen de yorum olduğunu görmek zorunda kalıyoruz.

Aynı çekim alanı içinde kalan her şey gerek bütünlüğün devamı ve gerekse kendi varlığının idamesi için kapsama alanının sınırlarını belirlemekle görevlidir Ancak eşyanın sınırları eşyanın oluşumuna neden olan elementlerin oluşumunun başkalaşması ile değişiyorsa eşyada muhakkak değişmek zorunda…Bu durumda varlığın diğer varlığı ötelemesi de normal ancak, varlığı yok sayması, hele de yok etmesi kabul edilemez bir yanlış…Tüm sistemler bu doğrularla doğrulanırken, sürecin devamındaki bu çaba doğruların kendi doğrularını var ettikleri ana kadar çatışma olarak devam eder, gider… Her sistem kendi kurumları ile doğar, büyür ve yaşar aksi halde yok olmaya mahkumdur…Maddeyi var eden kendi iç oluşumunun dışında, maddenin varlığının idamesinin sağlanması ile varoluşun devamlılığının belirlenmesi deki dış oluşumlar, bunlar ise işte bu bahis konusu olan “sınırlar” ve sınırlamalardır. Öyle değil mi?545245_321269394651414_1457963988_n-218x300

SINIRLARIN SINIRLAMASI İLE OLUŞTURULAN SINIRLAMALARDAKİ OLUŞUMLARIN İÇ DÜNYASI İLE DIŞ BAĞLANTILARI;

Sınırlarda yaşam şeklin içinde yaşamaya pek benzemez hani! Onların içeri ile de dışarı ile de kopmayan kopamayan bağlantıları hep vardır ve şekil başkalaşmadığı sürece hep de daim olacaktır;

imagesCAW4VKZS

 1-      Hakların Sınır Boylarında Serhat Şehirlerinde Belirlenen Sınırlamaları, Hakların Merkezi Yerleşim Alanlarındaki Tezahürleriyle Aynı Sonuçları Doğurmaz:

Eşyanın hak örtüsü içinde varlık kazandığı, varlığının sınırlarını belirlemede özgürlük kılıcını kullandığı, hak edebilme kabiliyetini menfaatlerin tetiklediği, yaşanan ve yaşatılan her şeyin ve herkesin ise gereksinimlerden kaynaklanan istemleri belirlediği, insan olan ve insanata dair  her şeyin ve her bireyin yaşam mücadelesi verdiği bir canlılar dünyası olan alem-i cihan deryasında sınırların sınırlamasıyla ortaya çıkan, ara veya uç bölgelerde yer alan sınırlardaki oluşumlar da ayrı bir varlık kazanır örtünün örtüştüğü her şeyde…Hakların varlık nedeni olan özgürlüklerin bileşkelerinin oluşturduğu alaşımlar sonucu ortaya çıkan organizmanın bir diğer hak ile sınırlandığını düşünürsek eğer; elbette birbirleriyle karşıtlaştıkları ve aynı zamanda kucaklaştıkları veya çaba sarf ettikleri sınır boylarından bahsediyoruz; onlar kim mi? onlar malum: serhat boylarından, liman sahillerinden, şimdilerde uydu kentler olarak adlandırılan sınır kalelerden…Bazen en tepede, bazen en kutu köşede, bazen de sığ yada derinlerde bir yerlerde…

Eşyayı oluşturulan hak yapısının özgürlük sınırlarındaki sınırlamaları ile meydana gelen menfaat bağları veya çizgiler, kendilerini oluşturan gereksinim patentli sınır haklarına pek benzemezler. Onlarında sınırlamalarında kendine özgü bir bağ yapısı vardır. Bu yapıyı genellikle ayrılıkçı statü olarak da ekseriyetle kullanırız ve hakların birbirlerine karışmaması ve kapışmaması için ayrıca ve açıkça gayret gösteririz…Oysa onları yalnızca hakların farklılıkları değildir birbirlerinden ayıran nedenler. Onların ortak noktaları da birbirlerinden ayrılma nedenini oluşturur çoğu zaman…Bu durum biraz garip görünüyor tabiî ki..Nasıl olurda ortak noktalar hakları birbirinden ayıran neden olabilsin ki? Ayrıntılardaki farklılıklar olsa gerek şeklinde düşünmek nasıl olur?…Sizce ne denmeli?

Ayrıntılar, gelişmeyi gösteren bir doğru ise eğer; bu arada ayrıcalıklı yapıyı da oluşturduğu ve de ayraç yapıyı da oluşturması gerektiği yine bir diğer doğru olarak kabul edilmesi gerekmez mi? Pek tabiî ki evet!. Hakların sınırlardaki sınırlamalarında oluşan sınırlar ayrıntılarda var olan benzerliklerdir. Tabandan gelen uğultulu ses ile tavandan yankılanan akustik sesin ne titreşimi ne de sesin volümü aynıdır…Bu durum biraz garip tabi… Nasıl olur da ortak noktalar hakların birbirinden ayıran nedeni olabilsin? Sanırım ayrıntılardaki farklılık olarak tanımlanması isabetli olur  Sizce ne denir?

2-      Sınırlarda Yaşayanlar ve Yaşanılanlar ile Buralardaki “Yaşam” Diğerlerinkinden Biraz Farklıdır:

En az iki hakkın arasında oluşan sınır çizgisinde hakkın tezahürü her halde “hak” laşmayı da gerektirir…Buralarda herşey ve herkes paylaşmanın itme ve çekme kuvvetinin yarattığı şiddeti ziyadesiyle yaşar ve yaşatır. Paylaşımı ise hiçbir ahvalde payları ile doğru orantılı değildir. Artık o (haklaşma) yeni bir paylaşım aracıdır, paylaşacaklara…Ölçünün ölçüt olduğu ve ölçümlemede paydaşlara paylaşımı sağlamayı sağlayan ölçünün adının “pay” olduğunu durduk yerde pek düşünmeyiz. Bizi ilgilendiren asıl konu genellikle paylaşılanlar ve paylaşanlardır. Zaten mikro realite ve de rasyonalite bunu gerektirdiğinden, isteklerle doğru orantılı beklentilerin tercihlerinde bir gariplik olduğu söylenemez…

Ancak pay ve paydaşın dışındaki esas kıstas “paydadır” aslında ama çok da öncelikli bir tercih de değildir. Bu ifade tarzı ekseriyette matematiksel bir izah olarak da kullanılıyor olsa da, toplumsal bilimde sosyolojik bir kavram olduğu kabul de edilmekle beraber “anahtar sözcük” olduğu dahi düşünülebilir. “Ölçüt” her zaman bir denge aracı ve kendini tamamlama yetisine sahip ve diğerini tanımlama ve de tanıtma kapasitesine haiz kendi adını koyabilen, diğerlerini tetikleyebilen tek başına bir anlamı olan değerdir. Bir şeyin ölçüt olma vasfının tespiti ve tayini; o şeyin kendini tanımlama da kullandığı formülün okunmasıyla elde edilir. Bu işlemin nasıl? sorusunun cevabı ise; işlemi oluşturan formülün sağlamasının yapılması ile sağlanır ki sağlama şekli de sayıya ya da harfe geri dönüşün sağlanması şekliyle doğru orantılıdır.

Sınırlar, hakların birbirlerinin konumunu belirlemedeki ayrık çizgilerini oluşturan ana yollar olduğu kadar, aynı zamanda hakların birbirleriyle iletişiminde kullandıkları bağlantı yollarındaki araçlardır. En keskin sınır olan ve sık-sık karşılaştığımız sınırlama yaratılmışlık sınırıdır. Yaratıcı ile kendisine muhatap olabilen biz insan grubu içerisinde yer alan yaratan ve yaratılan arasında “vahiy” yolu diğer manasına bürünüp de bir iletişim sınırı olmasaydı eğer; beşerin yaratılan alemde hem içinde bulunduğu hem de  kendisi dışında yaratılan her şeyin kendisi gibi ve kendisinden ibaret olduğu sınırlamasını anlayabilir miydi acaba? Neyi mi? Yaratıcısının yine yaratma gücüyle yarattığı vahiy iletişim yoluyla ve bu yolu kullanmaya amade meleği aracılığıyla ilettiği sözlerini…

Eğer bunu sağlayıcı bir aracı ve iletme hattında kullandığı aktarıcısı olmasaydı (yani: sınırlamaları olmasaydı; sınır=vahiy ve bu vahiy aracını kullanan meleği=sınırlama olmasaydı) anlatılabilir olur muydu? Veya anlaşılabilir miydi? Alem-i nizama dair o eşsiz “ÖĞÜT” ler… Yaratan ile yaratılan arasındaki bu tarifi mümkün olmayan sınır ve iletişim mesafesinin en güzel ve emsalsiz örneği olsa gerek demekteyim, “sınırlamalarda oluşan ayrı ve ayrıcalıklı yapılaşmalar” ya siz?

İyilikler kötülükler üzerinde inşa edilir. Eğer kötü kötülükle kötü olmuyor ise iyi de iyilikle iyi olamaz. Dolayısıyla doğrunun altı eğridir. Tabanı çukur olmayan hiçbir bina var mı ki yükselebilsin, ta ki derinlere uzanan temeli olmadıkça… Sınırlar öyle bir oluşuyor ki hiç biri aynı oluşuma tabi değil, böyle olmasaydı ne olurdu? Yani aksi halde bırakın birbirine benzemeyi, sınırlar dahi olmazdı. Hepsi aynı oluşumun farklı görünümleri olur du? Oysa biz farklı oluşturanların farklı oluşumlarından bahsediyoruz.

Bir tarafta dizinin dibinden ayrılmayan mesafe varken, diğer tarafta öbür uçta öbürü gibi dolaşmak da var. Birinin kılı kıpırdamaz iken diğeri yerinde durmuyor. Sınırlardaki sınırlamalarla belirlenen oluşumda oluşan “tenteneler” içinde bulunduğu ama sınır veya tampon denilen ara bölgede kaldığı yerlere göre değişik motiflerden oluşmakla beraber, desenlerinin türleri de birbirlerine pek benzemez. Sınırlamalar bir dantelâ gibi veya bir oya gibidir. Kim nasıl ve ne üzerine işler veya işlenir ve nerede kullanırsa veya kullanılacak olursa ve de kullanıcısına bağlı olarak işlemeyi yapana göre kenar işlemeleri farklılık arz eder.

Her projenin hayata geçmesinde hesaplanan en önemli kriter; alanın kaplanması ve alanın kapsamasının öngörülmesidir. Bir desen tasarladığınızda, desenin oluşumunu oluşturan motifler ve bunların alt bileşenleri birbirini oluşturmakla görevlidirler. Motiflerde, kendilerini oluşturan yapının dışındaki diğer motiflerle zincir veya ağ yöntemleri kullanılarak bağlantı kurmak ve desenin bütünlüğünü sağlamak zorundadır. Bir desende binlerce motif vardır ve her biri bir diğeri ile aynı özellikleri dahi taşısa yine ayrı bir yapıdır.

Birliktelikle oluşturulan bütünlük, desenin dantelâya dönüşmesine neden olur. Dantelâ ise genelde örtünün uç çeperini çevrelemek üzere dokunur. Ha bu arada dantelânın örtü ile renk uyumunun da sağlaması gerektiğini acizane düşünmekle birlikte, süreç bu oluşumu öyle bir gelişime ve değişime tabi tutuyor ki sonuçta işlenen dantela örtüyü aşmaz ama örtünün güzelliğini de çevrelemek ve onu koruyarak ona varlık katmak zorundadır. Sınırlamalara ister sınırların ambalajı yada isterse dış kabzası veya başka bir koruyucu zırh diyebiliriz ama gereksiz oluşum olduğunu asla söyleyemeyiz… Hangi yaratık var ki şekilsiz ve koruyucusuz. Hangi?

Şekilsiz bir sınırlama olsa idi eğer; bedensiz bir ruh olurdu ya da sınırlamaların sınırları olmasa idi, ruh bedensiz olur du ki yaşam olmazdı yaşayan yaşamda… Ruhun bedende yaşadığına inanıyor ve ölümün ruhun bedenden ayrılması olduğunu düşünüyor isek, sınırlarda belirlenen sınırlamalarında şekil içinde yer aldığını ama yerleşkelerinin en kıyılarda, kuytu köşelerde olduğuna kanaat geliriz. Ruh bedensiz, millet vatansız, şekil sınırsız, sınırlamalar ise aidiyetsiz olmaz, olamaz bir de sınırlardaki oluşumlar kendisini oluşumlarıyla belirleyemediği sürece, sınırına sınır olan bir diğer sınır oluşumunun sınırı belirlediği göz önüne alındığında, olamaz…

Aynı sınırların karşı çeperlerinde oluşan sınırlamalar yer itibariyle aynı ebeveynin evlatları gibidir. Sınırların şekillenmesi ile oluşan şekillenmelerdeki oluşumları oluşturanları ile doğru orantılı olarak çeperlere sınırlamalar belirtilir ve iletenlerini oluşturur. Birbiri ile kavgalı bir ortamın meydana getirdiklerinin stressiz olması düşünülemez. Herhalde…Bu ortamı ve getirilerini dengelemek ise korkunç bir kuvvet ve dayanıklılık ister hem de öyle bir ister ki doymak bilmez bir doyumsuzlukla ister…Her üretilen çözümü anında yer bitirir…Hatta irileşir de devasa bir sorun haline bile dönüşür, çözmeye çalışırken sorun çıkarır oluverirsiniz, bu garip yaratığı yaratırken…

3-      Sınır Bağlantıları Hep Aynı Olsa da Sınırlamalar Daima Etrafını Çevrelediği Yapı İle Aynı Doğrultuda Şekillenir:

Fırtına öncesi sessizliği genellikle rahatlatıcı buluruz ama ürpeririz de ardından olabilecekleri sezgilediğimizde veya şüphelendiğimizde. Doğa sesleri dingin olduğunda kulağımızla duyduğumuzu beynimizle dinlemeyi severiz, dinlendirir, hatta bazen de gönlümüz huzurla bile dolar.  Ancak bu sesler şiddetlendiğinde bırakın kulak vermeyi, kaçıp kurtulacak sığınacak bir yer ararız, bu arada fırlattıklarından zarar görmeyelim diye kaçabileceğimiz kadar kaçarız, uzaklar da diyar değil, yar olur insana… Nereye ve ne zamana kadara cevap bulabilir isek eğer!!! Peki ya kaçamaz isek işte o zaman o yere vatan denmesi gerekiyor diyorum…Ya siz ne dersiniz?

Bir olayın genellemesi; doğal ve doğru bulduğumuz alanıdır. Ancak sıra dışı olay ve olgular ise öznel ve kendi içinde kendisi için doğrudur. Sınırlarda her zaman sınırlamalar olur ve buralarda doğa farklı konuşur, farklı sesleri ve volümleri vardır. Sınırlamaların sınırını her ne kadar sınırlar belirlese de sınırlamalar farklı olgulardır. Bunlar tek başına bir şey ifade etmezler, muhakkak bir şekle-örtüye veya ana yapıya iliştirilirler. Aksi halde tamamlayıcı fonksiyonu devre dışı kalır ve güzellikleri görülmez, hatta kullanılamazlar da… Mamafih ilişmekte o kadar kolay değildir hani. İşlenen motifin desenle, desenin iliştiği örtüyle uyumlu olması ve bağlantı dokusunun dokunması vazgeçilemez asıldır…

Bu iliştirme işlemi ister ara bölge için olsun ki bağlantı dokuması iki taraflı işlenir, isterse köşe veya uç bölgeye ilişmeler olsun yine kıvrım tekniğinin kullanılması dışında bağlantı dokuması iki taraflı işlenir, isterse kenar bölgeler olsun ki bunda tek taraflı bağ dokusu işlenerek ana şekil ile irtibat kurulur, ama muhakkak bağlantı işi ayrı bir işleme olarak karşımıza çıkar. İşte tam bu noktada sınırlamalardan oluşan olgulara ihtiyaç kaçınılmazdır. Bunun en iyi izahı ise “motifin desene bağlantısı kurulmadıkça kaybolduğu, ancak desene bağlandığında da kaybolması gerektiği” doğrusu olsa gerek…Ne dersiniz?

imaguuuuuues

İNSANOĞLUNUN VAROLMASINDA ve VAROLŞUNA MUHATAP KILINAN “YAŞAM SÜRECİNDE” YER ALAN İKİ ŞEY!

66182_10151426957679169_919802555_n-240x300

Yaratılan İnsan Bedeninin Bir Parçası Olan “Beyni ve Yarattıkları” İle Madde Dışında Yaratılan “Benlik Ve İçinde Yer Aldığı Beden Üzerindeki Varoluş Mücadelesindeki Gizemli İlişkilerin Belirtenleri” …

1- Madde ya da diğer adıyla eşya; var olduğu ve de varlık kazandırdığı bir anlamda da varlığın tersinin izah edildiği, “önce yarattığı ve sonra yaratıldığı ortamın” güncel ifadesiyle “yaşamın yaşattığı değerler manzumesidir”…

İnsan olarak adlandırılan en komplike ve en kozmik yaratığın kendi sınırlarını keşfetmesi ve sınırlamalarını tayin edebilmesi “ömür” denilen sürenin kapsama alanında yer almasının nedeni oluşturuyor. Bize göre “varlık”; yaratıcısı tarafından var edilen ve ortamında var olabilme kudretine haiz olan ve de en önemlisi bu durumu bize hissettirebilen maddi veya manevi yönü olabilen bir “şey” dir. Bu şeylerden biride, insanın ta! kendisidir. Etrafını yaratan (tanımlayan) ve yaşadığı etrafıyla yaratılan (tanımlanan) bir varlık olarak adlandırabileceğimiz “insanın” acaba uzaktan-yakından kendisiyle her hangi bir tanışıklığı var mıdır? Ne dersiniz?

Beşer olan insan oğlunun (adem de denilen) varlık serüveninde bir yaratık olarak yaşamındaki yaratılanlar ile bağlantı kurmak suretiyle harekete geçirilen yaşama başladığını ve mümkün kılabildiğini hemen-hemen bir çoğumuz bilir. Bu sürecin öncelikli aşamasının; varlığın kendi yaşamanı sağlamak zorunda olduğu ve bunu da “ancak ve ancak” kendi mekanizmasını kullanmakla sağlayabildiği doğrusu gözetildiğinde, önceliğin kendi nizamını tanımaktan başladığını anlamak yine hepimiz için çok da zor olmayacaktır…Ancak devam eden süreçte; başlangıçtaki aşamanın kendinden yaratılan ve kendine kendini öğreten tüm yaratılanları tanımak yolculuğuna yine başladıklarıyla başlandığını unutmamak gerekir, sanırım…

Bunu yapması içinde kullanması gereken aracın ve aynı zamanda varlık iddiasında bulunan İnsanın çekim denilen kullanım alanı olarak kabul edilen arzın, “beyni” olduğunu, bu aracın da bir bio-mekanik ve de politik bir işletim sistemine tabi bulunduğunu, bu “sabit diskin” irdelenmesiyle anlaşılması gerekenin bu kadar zor olmadığı neticesine varıldığında bilinen her şey anlaşılsa da; serüvenin her seferinde yeniden ve yenilenerek yine başladığı bilinse de, varlığın başlangıcı yarattığı kendi doğrularıyla açtığını bir diğer doğru olarak kabul etmek gerekmez mi? Sizce ?

Bilindiği kadarıyla insanat denilen yaratık; kullandığı bio-mekanik aracı olan beyin ana merkezi ile doğrudan veya dolayısıyla yönettiği genel sistemi, bölgesel ağlarla donatılan çekim gücünün tetiklenmesiyle ivme kazanır ve iletim araçlarını kullanır. Bu sayede iletişim kurarak “kendine ve çevresine” hakim olur. Çekim gücünün merkezi alanında bulunan ve merkezde organize edilen gücü oluşturan etmenler ise aslında beden enerjisinin iletişim halinde olduğu dış çekimlerdir. Maddenin çekim alanları nedeniyle dengeyi kurabilmesi için iç dengenin dış denge ile oluşturduğu uyumu sağlaması şarttır. Canlı-cansız tüm varlıkların kendi içindeki ve dışındaki çekim güçleri ile olan iletişimi denge halini belirler. Bu çekim güçleri ile sağlanan iletişim ise çekim alanının oluşmasını sağlar ve gücü kendi içine hapseder.

Bütün bu bilinen teknik ayrıntıları bir kenara bırakırsak; insan “ben ve beyin merkezli” bir yaratık olup, çevresindekilerle “biz ve galaksi sistemi” içinde olup-biten her şeyi algılar ve insan denilen yaratığın yaşamasını sağlar. Bunu süreç olarak yapabilmesi içinde dönüş gücüne başvurur. Dönme eylemi için de “hareket” ivmesini varlığının tabiatından kazanan insan, yaşamı yaşatabilme kabiliyetini önce kendi, sonra diğerleri etrafında dönerek kazanır. Her dönüşüm başlı başına bir yaşam olayıdır. Yaşamın kendini yaşatması ise diğer yaşam dönüşümlerini tetiklemekle oluşur ve birbiri ardından devam eden her oluşumuyla bu yaratığın dönmesini sağlar. Dönüş kabiliyeti var olanın gelişiminin sağlanmasıyla ivme kazanır ve değişim şartlarını şartlandırarak ve yenilenerek yinelenir, yinelendiğin de ise istikrarla sabitlenir… Olağan olan yaşamdaki sürekli yaşanılan temel ihtiyaçlar değil midir? Ha bu arada! Bizim serüven tüm hızı ile devam ediyor…Bilmem fark ediyor muyuz?

Her neyse! Yaşamı gerçeğe dönüştüren değerler manzumesi ise yaşanmayan veya yaşanamayanların hayata geçmesiyle başlar. Yaşanabilirlilikleri yaşayabilmek ise yaşanılması umulmayanları yaşanabilir kılmakla sağlanır ve de yaşatmakla doğrulanarak devam eder…Bu arada yaşanmayan ve adına yalan denilenler ise yaşamaya geçirilemeyenlerdir, aslında…Yaşamı yaşatmak yaşayabildiğimiz kadarıyla yaşatılanlardır. DİĞERLERİ İSE KÜLLİYEN YALAN!…Değil mi?

beyin ve ben
Büyük ve çetrefilli bir girift ağaç gibi beynimiz, peki ya benliğimiz? 

2- Yaratılan insanın yarattığı yaşamın ömrü ne zamana kadar sürer? Beynimiz yarattığı yaşamın ömrünü tayin edebilir mi? Benliğin yaratılan sürece etkisi tartışılabilir mi?

Beynimiz geçmişi hafıza kayıtlarına alabildiği kadarıyla hatırlama fonksiyonunu kullanabilir. Bu kayıtlarda sistemik bir yapı ile çalışır ama biz bunu günlük hayatta pek fark etmeyiz. Yani olan-biten her şeyi genellikle pek hatırlamayız. Bu tespitler yaşanan olayların çözünürlülüğü ile kendi algılama yapımızın olanları kavrama yeteneği ve de benlik kapsama alanıyla doğru orantılıdır. Olayları veya olguları, kişi veya kimlikleri hangi boyutta algıladığımızın tayini kayıt sistemini yönlendirir, kişilerin doğum yada ölümü belirleme yetisi ilk bu arada ortaya çıkar. Çünkü bizim için neyin bittiği veya neyin ne zaman başladığını çoğu kez tayin etme sistemi, merkezi bağlantı sistemi içinde yer alan kayıt ana merkezinde kuruludur.

Bizler pek de önemsemediğimiz aslında var olan ama yaşama şansını elde edemeyen birçok bilineni beynimizde yaşatmayarak, onları bilinmez kılmakla aslında fark etmeden beynimizle yarattığımız yaşamın ömrünü belirleriz, demekle… İnsanat denilen alem tam donanıma haiz mükemmel bir varlıktır yaratılan manasında, ancak bunu fark etmek bir çok zaman kendinden kaynaklanan nedenlerle mümkün olmaz… Mükemmel var mı? ki “mükemmeliyetçi olunuyor” sorusuna en iyi cevap; sanırım yine o soruyu soranın kendinde araması gereken “benliği” ve “beyni” olması gerekir, şeklinde olmalıdır diye düşünüyorum!.. Bu sorunun cevabını, sizce de öyle değil mi?…

Yaşam ile yaşanılanların çelişkileriyle süreyi belirleyen farklılıklara dair hemen-hemen bir çoğumuzun yaptığı gibi “olan-bitene” ve yaşama soru sormaktan öteye geçip, birazcık cevap aramaya yeltendiğimizde, durum herkes için aynılaşır ve bu sefer hemen-hemen hepimiz bir çok engellerle karşılaşırız. Engellerin sonuçları ise cevap anahtarlarında olduğu gibidir. Genellikle bulamadığımız doğru yanıtları verir ve bizi her seferinde kızdırır. Pek tabi ki! öncelikli engelin kendimiz olduğu doğrusunu hiçbir cevap anahtarı bize söylemez malum!… Söyler mi? Hoş söylese de bırakın anlamayı, duyan var mı? Onu bile bilemem.? Ya siz de ki durum nasıl?

Bizler yaşama dair olan her şeyin, yaratıcının takdiri olduğuna inanır ve bunu “iman” vasıtası yaparak, yine yaşanacak diğer kalan şeylerinde kısmet olduğundan bahsetmekle bunu da “kader” konumunda konuşlandırarak, “yaşamı doğumundan-ölümüne” kadar sınırlarız… Oysa yaşamı oluşturan küçük-küçük yaşamcıklarla yaşam, her daim değişkenlikler arz eder. Bizler ise bu olan-biteni tüm süreciyle kendi kendiliğinden ve kendine göre oluşan oluşumlar olarak görürüz. Yaşamı ise sadece ve sadece adına hayat yada ömür dediğimiz şeyleri;“yaşanan yaşamın yaşam olayları” (diğer bir ifadeyle görebildiğimiz, duyabildiğimiz, hissedebildiğimiz vs. duyumsamalarla algıladığımız anlaklar) olarak görmeyi yeğleriz…

Oysa yaşam!, her şeyden evvel; renkli (=parlak) yanları kadar, renksiz (=donuk) yanları ile yaşayan, bizi de içine alan, aynı zamanda her şeyden ve herkesten apayrı kılabilen kendi başına kavramsal varlığı olan bir olgudur. Süreklilik arz eden bildik misallemeyi kullanırsak eğer; “renkli ışığın sıcağı, renksiz ışığın soğuğu yansıtır (yaratır) hali gözetildiğinde, renksiz ışığın ötesine gidebilmenin imkanı varken, renkli ışığın berisine bile yanaşamamamız dikkati çeker ve ışık bütünlüğü içindeki bu ikili yaşamın içinde yer alan çok renkliliğinin kesin sınırlarını çizer.

Hoş renkli ışığın asıl renginin beyaz olduğunu genelimiz bilir. Ancak ışık ısınıp da hareket etmeye başlayınca (soğuyarak donuklaştığında da aynı süreç farklı istikamette devam edince); ışığın cisim üzerindeki yansıma yöntemini kullandığını ve bu şekilde renklere ayrıştığını ve de ayrı renklerin varlık kazanmasındaki sürecin tetiklendiğini, devam eden süreçte ışığın diğerlerini ve ötesini yarattığını ekseriyetle pek takip edemeyiz. Tabi renklenmesi de yine yansıma koşullarına yani renksiz ışığa ve şartlarına da bağlıdır. Peki, renksiz ışığın ötesini hiç düşündük mü? Nasıl düşünebiliriz ki göremediğimiz rengi, hatta ötesini?..

Bunu biraz kısa yoldan giderek izah edebilirsek; “aslında rengin ışığın ta kendisi olduğunu, ancak var olduğu ortamlarda değişik cisim haletlerine büründüğünü, ışığın kırılganlık özelliğinden ötürü çabucak yer değiştirdiğini bu nedenle de gözün ışığı yakalama şansının azaldığını, bu sayede de dikkatlerden kaçırıldığı gibi nedenleri sıralayabiliriz. Bu arada ışığın ne kadar kaygan ve akışkan olduğunu, hareket kabiliyetini yansıttığı cisimler üzerindeki yansıma gücü ile birleştirilerek bir yenilenme oluşturduğunu, bunun da ayrı bir var oluş olduğunu yine unutmamak gerekir.

Pekala! Hareket halindeki ışığın tüm bu ivmeleri yaparken, kendini oradan oraya vurarak ve yansımayı kullanarak karanlıklar içinden ortaya çıkmak için yol aradığında ne olur dersiniz? İşte tam bu esnada bizim ışık renklenir arkadaşlar…Farklılıklarını bir kenara bırakırsak eğer, ışığın yansımasıyla yoğunlaşarak şekillenmesi ve ışık kümesini oluşturması sonucu yarattığı tüm cisimlerin aslı bildiğimiz renksiz hatta kokusuz “ışık” olduğunu anlamak zor olmaz.. Bir tür pür nur misali sanki…

Görünmezler diyarından gelen benliğin belirteçleri ile görünürlülük araçlarına dönüşen beynin yarattıklarının sürece etkisi tartışılır mı? Ne dersiniz değişim yaratır mı? Kendi varlıklarını? Sizce sürecini belirler mi? Son kullanma tarihi hakkında bilgimiz var mı? Uzatmaları yaşar mıyız? Ya son atışlar…İşte onlar belki en acıları!…Olabilir mi?

3- Ömür döngüsünde süreci belirleyen etkenlerden madde yada mananın etkinliği insanın yaşattığı yarattıklarıyla kontrast olduğu an’a kadar sürer sanırım bu “gizemli ilişkilerin yaşamı”…

İnsan ırkına neden “insan (adem) oğlu” denildiğinin bir anlamı var mı bilmem ama bir ilişkiyi ifade ettiği ve bu ilişkinin bir soy bağına dayandığı, bunun izah şeklinin ise “oğul soylu” olduğu tespitine dayandırıldığını düşünmeden edemem… Siz ne dersiniz?..Varlığın en doğal ve kaçınılmaz ve de öncelikli hakkı “kendi varlığını var etmek” olduğunu bildiğimize göre varlık nedeninin nasılının cevabı, acaba bunun şekli ve süreci olabilir mi? Hadi gelin! Bu konuya “agresif davranmadan ve onun kendi olmasından ötürü rahatsız olmadan ve rahatsız etmeden” biraz dokunalım mı? Benlik yolculuğunun yolcuları olarak bizler yaşadığımız yaşamdan başlarsak söze! devamında beynimizle sabitlediğimiz kuralların icat ettiği araçlarla varırız sona!…Her nereden geliyor ve her nereye gidiyor isek, ortak aynılıklar genellenen ölçüler olduğuna göre, söze kaldığımız yerden devam edersek eğer, hep bahsede geldiğimiz madde ve boyutları bize bu konuda da yine yardımcı olur sanırım…Hadi bakalım!…

Sınırlardaki sınırlamaları belirleme ölçülerinin kullanıldığı paydaların oluşturduğu ayrılmaz paydaşları olanlardan bir kaçını sıralandığımızda; “gece-gündüz, erkek-kadın, siyah-beyaz, doğmak-ölmek, sevmek-nefret etmek, kabul etmek-reddet etmek” gibi varlığın var olmasını sağlayan “yokluk” kuramının olmaması halinde, “varlık” kavramı asla varlığını sağlayamadığından, karşıtlıklar birbirlerinin belirteçleridir. Bu karşıtlar arasındaki kaçınılmaz ana çizgiye “ölüm” adını veririz. Bu tabiri bırakın kullanmayı hatırlamak bile bize “yeniden doğuşu veya ötekini yaratmayı hatırlatmadığı sürece” pek! sevimsiz gelir. Bu nedenledir ki ölüm ile doğabilmek için doğum ile ölmek lazım gelir. Peki bu başlangıç neden olmazsa olmaz? Şart mı?

Bu olmazı anlamak için maddenin kendi devamlılığını sağlama yöntemi ve bu yöntemi kullanma aracı olan cinsel kimliğin ve varlığının bedenen keşfinin daha evvelki kat’i şart olduğunu anlamak gerekir mi?. Niye?..Tek hücrelilerin kullandığı üreme yöntemini omurgalı memelilerde kullandığına göre “cinsel özgürlük insanın sorumluluk yaşıdır.” denilmesine sebep teşkil eden, bilinen yada bilinmeyen şeyler neler?..Cinsel kimliğin keşfi dönemine kadar ki süreçte bir aynılık mı yaşanıyor? Neden?..İnsan cinsel kimliğinin farkına vardığında masumiyet fıtratı ölür mü?.Nasıl?..Bedenen cinsel tanım, varlığın kimliğinin kişilik tanımında temel kriter mi?.Niçin?..Oluşan kişilik, varlığı tanımla mı?..Beden algılamayı beyin olarak tanıdığın da ötekinden farkındalığını gerekli kılar mı? Kılarsa neler olur?..

Bu kaçınılmaz sorgulama ve kaçınılmaz hükümler yolculuğunu başlatsa da, hatta bellek bizi sürüklese de, düşünmek zorunda kaldığımız ihtiyaçlarımız bize çoğu zaman, beynimizi hatırlatır …Bu sefer tümden gelimi ifade eden doğumdan yani baştan başlayalım!…

İnsanoğlu doğumu ile başlayan erişim evrelerini aslında bir tür canlılar evrimi olarak yaşar ve yeterli erginliğe ulaştığında geldiği noktaya geri dönüş silsilesi olarak devam eder. İnsanoğlu diğer tüm canlılar gibi küçük ve yardıma muhtaç olarak yaşama başlar. Ergenlik seviyesine ulaşıp kendi yaşamının idamesini sağladığında, bünye geldiği yere geri dönmek üzere tekrar başa dönüş yolculuğu başlar. Bu evrimsel iç dönüşüm dışında bir de dış dönüşüm mevcuttur. Yaşam evrelerinin süreci olan ve bünyenin tüme erişimini sağlayan bedeni gelişim evrelerinin tamamı, beslendiği diğer canlıların yaşam evrelerini de tanımasıyla tamamlanır…

Yaşam hemen-hemen herkesin bildiği şekliyle gerek kutsal kitaplarda bildirildiği üzere gerekse bilimsel verilerde gelinen aşamalarda “varlığın aslının topraktan yaratıldığı ve toprağı yaratmak üzere tekrar toprak olduğudur.” Bunlardan en bilineni! İnsanın, varlık nedeni olan toprak, insandan yaratılan insanatın bedeni olan kendi toprağıdır. Bilinen bu anlatımın dışında biz! oluşuma bir de tersinden tüme varımdan başlayalım mı? Ne dersiniz?

Yaratılan insan bedeni varlık olarak öldüğünde; “yanar, pişer ve erir sonra kokar ve çamur olur, bilahare kuruyarak, ezilir ve taş kesilir” nihayetinde topraklaşır…Maddenin yok-oluşu ile başkalaşması ve yenileşmesi esnasında sıralamaya çalıştığımız bu aşamalarını kat edebilmesi için yokluk yolculuğuna yok olarak başlaması gerekir ki, yokluk kavramının en bilinen adı da malum olunduğu üzere ölümdür. “Ölüm”; doğan her şeyin öncelikle, kendi kendine sonra var olduğu ve içinde yer aldığı sınıfsal yaşam döngüsünün evrelerini yaşatan ölümsüz alem içinde yalnızca, bir başlangıçtır. Madde kimliğine haiz olan, bu nedenle doğan her şey, ölen her şey gibi insan da, yaşar ve yaşatmak üzere ölür. Madde olarak tekrar doğumu yakalamak ise; ‘eşyanın’ cansız cevher hailnden öteye canlı “nebat-hayvanat-insanat” yer halinin gökler hali kainat ve İlahiyat evrelerini tamamlayarak yaşanan her şeyi tekrarlamasıyla sürdürülebilirliği tanımlanarak evren tamamlanır.

Doğum ve ölümü bir araya getirdiğimiz de, ölümü yaşamak ile doğumu yaşamanın aynı kıstaslara tabi olduğunu düşündüğümüzde; yaşanan ortamları ve bu ortamlarda yaşayabilme koşullarını, diğer bir ifade ile “toprak altında kalan yaşam ile toprak üstünde olan yaşamın evrelerini” anlamakla mukayese edilebilir olduğu kanısındayız. Ne dersiniz? Bunun en bilinen yöntemi de beden ve ruh denilen yaşamın yaşama evrelerinin keşif yolculuğudur.

Hani hep söyleriz ya “yaşarken ölenler bir daha dirilmezler” gibi anlatımlarla anlarız olanları…Neden mi? Çünkü onlar ölmek için ölümü tercih etmezler. Niye mi? Ölümle yaşamaya ihtiyaç duymazlar da ondan! Tıpkı bedenen ölümü yaşayanların realitesinin maddi yönünden tanımlandığı şekliyle olduğu gibidir,“ölüm”…Tekrarlanan yaşamın aynılıktaki farklılıkları ile farklı yaşamların aynılıkları olmasaydı eğer, yaşam değişerek ve gelişerek yenilenir ve yinelenebilir miydi? Hiç düşündük mü?

Aynılıktaki ölümün, ölümsüzlüğü yakaladığında ortaya çıkan şeyin doğum olduğunu ve ölümün doğduğunu görürüz, ancak bu sefer de doğumun ölüm olduğunu düşünmeden edemeyiz. Farklılıktaki ölüm ise doğmak için “ölümsüzlük” peşinden koşmaktır. Ölümün ölümsüzlük alemi için anlamı ölümlüler alemindeki anlamı ile tanımlandığında “doğmak”tır. Ölümlülük döngüsünde ölen her şey! Ancak doğum ile var olabilir ve yine yenideni ölmek üzere var edebilir. Ölümlüler aleminden ölümsüzler alemine hareket (ölümsüzlükte=göç) eden ömür yolunun (ölümsüzlükte=sırat) beden yolcuları (ölümsüzlükte=ruhları) olarak insanat “ölümsüzlüğü ölümlü alemde yakalayıp, ölümsüzlük aleminde yaşamak durumundadır, maalesef…

Bu düşünce yapısı iyi algılanabildiğinde ancak! Dünyevi (beden)-uhrevi (ruh) olgularının “bitişik nizam yapıda” olduğu anlaşılabilir. Yoksa: nasıl? Ne hakkında? Kim? Ne hesabı? Görüp de hakkı bulup hakka ulaşacak? Peki bunun için burada ne işi olduğu muammasını hiç mi hiç? olaya karıştırmayalım! Hele o bölüm hepten çökmüş durumda bana kalırsa…Hep eleştirdiğimiz maddi dünyanın bu arada unuttuğumuz maddi varlıklarından biri olarak bizler! Sahip olduklarımızdan öteye aidiyetimize gidebilmek için maddi araçları kullanmaktan başka çareye sahip miyiz? Maddi varlık insanoğlunun maddi araçlarından yönetim gücüne sahip organ olan beynimiz bu işi çözer mi? Sonuçlar benlik tarafından onaylanır mı?. Peki bu durumda “beyin” önceki yaşamı olan analiz merkezi benliği bilmez ise sonrakini nasıl düşünebilir? Ne dersiniz?

Bizim düşünebildiğimiz ise: “paydaların birbirleri ile olan ilişkileri” irdelenir ve ilişki bağlarının ayrılmaz iletişim ağlarının örümü sistemik yapının oluşturanları ile belirlenir. Paydaşlar uygun ağ sisteminin sağladığı aynılık içinde bütünlük arz eder, kendini devam ettirebilmek için öteki ile bağlantı kurarak bölünür ve yine “yeniden” için birleşir sonuçta farklılık yaratır. Farklılık, aynılığın farkına vardığında aynı işlemi tekrarlayarak “pay paydaşını payda ile pay ederek paylanır ve pay olur.” Bu kurama en yakın bilinen ise “İnsan = erkek + kadın = insan” oluşumunun gerçekliğidir. Herkesçe bilinen ve bahsede gelinen sonuçlar; ayrılmaz parçaların birbirleri ile çoğu zaman tüm aynılıklarına rağmen didiştiği, bu mücadele gayesini paydan paylanmak ve paydaş ölçüsünü genişletmek için sarf ettiği doğrusu çoğu zaman haklı olmayabilir…

Bunun tek istisnasını ancak ve ancak birbirini yok etmemek kaydı ile yapılan “hak mücadelesi” oluşturur. Aksi halde köşeye sıkışanın kaçınılmaz eylemi tezahür eder ki, bilinen ifadesiyle “yok ederse toz (yada yok) olur” anlatılır. Paydaşını paylamada olmazsa olmaz olan amir kurallar emredicidir ve diğer canlılardan farklı olarak sahip olunan benlik nedeniyle insana dairdir.

İnsanat yaratılan diğer (nebat ve hayvanat) yapılarından en üst kimliktir. Tüm alt kimliklerin de kaynağıdır. Eğer bu kimliğinde bir sapma olursa alt kimliklerden birine dönüşür… Birbirinden tek farklılıkları ise paydaşın biri bazen diğerinden daha etkilidir, biri bazen daha kuvvetlidir, biri bazen daha çok genişler ama diğerinin aslından olduğu varlık şartları ile asla oynayamaz, oynarsa onun kimliğinden aşırır. Bu ise kendine pek yaramaz “kendi kendine dair olmayan her şey” gibi ve kendi kendine yetmeyeceğinden başkasını yok etmek, onu kendi içine almaktır. Peki ya kendisini ne yapar? Kendini diğerine mi? Sıkıştırtır?, Yakıştırır? Hı?… Yolculuk bu! Belli mi olur? Gemi batma tehlikesi geçirdiğinde, acil olan ihtiyaç malzemeleri hariç diğerlerini terk ederiz.

Benlikte bir gün bedeni terk etmek zorunluluğunda kalır ya!..Bellek ve benlik ayrılmaz ikili, pek geçinemezlerse de, ömür döngüsü sürecinde birbirlerine muhtaç olduklarından kendileri, birbirlerine karşı pek vakurdurlar… Her ikisi de kendinden ve gereksinimlerinden ödün vermek istemese de “süreç” genellikle sonuçların belirleyicisidir.…Kendini pek belli etmese de!…

37087_589170457775478_760844567_n-300x300